Karanlık Zihinler – Alexandra Bracken

Karanlık Zihinler
Orijinal Adı: The Darkest Minds
Yazar: Alexandra Bracken
Yayınevi: Parodi Yayınları
Sayfa Sayısı: 572
Çevirmen: Handan Sağlanmak
Puan: 4.5

Arka Kapak;
Adım Ruby.
Hepinizden farklıyım.
Aklınızın derinliklerinde gezinebilir,
anılarınızı hiç yaşamamışsınız gibi silebilirim.
Henüz on yaşındayken Thurmond’daki bu rehabilitasyon kampına gönderildim. Hem de kendi ailem tarafından…
Burada her adımımız izleniyor, nefes alış verişlerimiz bile.
Yalnız değilim.
Maviler… Yeşiller… Turuncular…
Sarılar ve Kırmızılar…
Karanlık Zihinler…
Ve yaşamak için saklanmak zorunda kalanlar
Ve kaçanlar…

Değerlendirme;
Merhabalar! Yepyeni bir yorum ile gelmiş bulunuyorum. Bu kitabın elimde ne kadar süründüğünü, her okumaya kalktığımda beceremeyip bıraktığımı, sonunda bitirdiğimde yorumunu yazamadığımı ve bu ay sonunda yeniden –yeniden!- okuyup yorumunu yazmaya başladığımı gururla söylemek istiyorum. Kesinlikle bu kitaba başlarken okuyabileceğim bir anı beklemiş olmalıydım. En azından şuan böyle düşünüyorum. Yepyeni bir dünyaya hoşgeldiniz mi demeliyim? Sanırım böyle başlasam doğru olacak çünkü Karanlık Zihinler hiç görmeye alışık olduğumuz bir kurguya sahip değil. Çok uzatmadan, hemen yoruma geçelim.

Serinin –dört kitabı da kast ediyorum, dördüncü kitap henüz çıktı ülkemizde ve ara kitapların toplanmış hali- ilk dikkat çeken unsuru kesinlikle kapakları ve kitap isimlerinin oluşturduğu cümle. Önce cümleden kısaca bahsedeyim, “the darkest minds, never fade in the afterlight.”Kitapların tamamına eş değer dolu bir cümle bu. Bence çok ince ve güzel bir ayrıntı olmuş, Türkçe’ye ne yazık ki çevrilememiş çünkü kelimelerin karşılıkları bizde pek makul bir cümle oluşturmamış ama bence orijinalde böyle bir fikir yaratılmış olması oldukça hoş bir durum. Kapaklar ise tek kelime ile mükemmel. Tam anlamıyla karanlık bir tema izlenmesini çok sevdim, her kitabın kapağının ciddi derecede farklı olmalarına rağmen birbirlerine bu kadar bağlı olmalarını çok sevdim, her şekilde hoşuma gitti. Favorim olan kapak kesinlikle Karanlık Zihinler’in kapağı bunu söyleyeyim çünkü üzerindeki sembol, Psi, tam anlamıyla kitabımızın toplu özeti.

Kitabımız biraz karışık başlıyor, en azından bana oldukça karışık ve tuhaf bir giriş yaptı ve bu başta bahsetmiş olduğum okuma sürecimi uzattıkça uzattı. On ve on dört yaş arasındaki çocuklar bir salgında ölmeye başlıyorlar. Yani neredeyse on sekiz yaşından küçük her çocuk ölmeye başlıyor. Bu salgının adıİdiyografik Adolesan Akut Nörodejenerasyon. Yani kitap boyunca kısaca IAAN diye adlandırılan hastalık. Çocukların hiçbir belirti göstermeden bir anda ölmesine sebep olan bu hastalık hayatta kalanlara bir süpriz bırakıyor diyebiliriz. Elbette bunun süpriz olduğunu pek söyleyemeyeceğim çünkü bu küçük süpriz nedeni ile başlarına gelen şeyler gerçek bir kâbus gibi. Hayatta kalan çocuklar özel güçlere sahip oluyorlar. Zihin kontrolü, ateş kontrolü, elektiriği kontrol etme, üstün zeka ve telekinezi… Bu güçlere sahip olan çocuklar ‘rehabilitasyon’ adı altında cehennemden farksız kamplara götürülüyorlar ve renklere göre ayrılarak orada yaşamaya başlıyorlar.  Kırmızılar ateş kontrolü olan çocuklar, turuncular insan zihinlerine girip onları lastik oyuncaklara çevirene kadar oynayabiliyorlar, maviler telekineziye sahip, sarılar elektiriği kontrol etmeye ve yeşiller ise üstün zekalı. Kulağa oldukça havalı geliyor değil mi? Ancak durum pek öyle değil. Örneğin bu güçlere sahip çocukların neden rehabilitasyona gönderildikleri ise başlı başına acımasız bir durum. Güçlerinden korkan aileler çocuklarını kendileri teslim ediyorlar. Hepsi olmasa bile bir kısmı, belki de çoğu diyebiliriz. PÖK –gerçek düşman denebilir mi? Belki, ama tek düşman olmadığı kesin- tarafından yönetilen bu kamplarda çocuklar kötü şartlar altında çalıştırılıyorlar, hatta kimi zaman beyaz gürültü denen bir şey ile işkence görüyorlar. Zamanla –kampa gidenlerin ilkleriyle- yapılan deneyler elle tutulabilir bir cevap vermeyince kitabın başında bir olayda tanıyacağımız en güçlüler kamplardan alınır. Kırmızıların ve turuncuların eksikliği çoğunun öldürüldüğü inancı herkesin içindeki korkuyu filizlemeye yeter de artar bile. Çünkü bir çoğu onların neler yapabildiğini görmüş olduklarından bu eksiklik durumunu ellerinde kalan son kaçış umudunun ellerinden alınması gibi görüyorlar. Hiç kimse bunu denemeye cesaret edemeyecek bile kimse kurtulma umudunu birinden alamaz değil mi?

İşte burada bizim umutsuz kızımızın gözüne giriş yapıyoruz. Adı Ruby, kendisi bir Turuncu olmasına rağmen korkuyla onu kontrol eden doktorların zihnine girerek kendisini bir Yeşil gibi göstermeyi becermiş biri. On yaşında kampa geldiğinde bunu yapmış ama bunun ardından altı sene boyunca güçlerini saklayabilmek için kendini her şeyden –her şeyden derken ciddiyim, ağır aşağılamalardan bile- uzak tutmayı denemiş. Bu tavrının korkaklık olduğunu düşünenler olabilir ama ben tam tersini düşünüyorum. Evet, bu tavrın bir kısmı korku ama bir yerde de kendini koruma isteği. Çünkü tüm Turuncular kamplardan alınmış ve kimse onlara ne olduğunu bilmiyor. Bu açıdan baktığımda yaptığı her hareketin mantıklı olduğu kanısına varıyorum. Hayatını güçlerini saklayarak yaşamak zorunda kalmış birinin bu tarz bir davranışta bulunması bana fazlasıyla normal geliyor kısacası.
Bir gün Ruby Thurmond’daki günlük görevini yaparken başlıyor. Beyaz Gürültü. Bu sahneden sonra kitap hiç bitmeyen bir ivme kazanıyor. Thurmond’dan çıkış, Siyah Betty ve kitap boyunca bize binlerce duygu yaşatacak üç mükemmel yan karakter. Liam, Suzume ve Chubs.
Her birinin kendi hikâyesi, kendi duyguları ve kendi kararları var. Bunu yan karakterlerde çok sık görmediğimizi göz önüne alacak olursak onları basit birer kurgu destekleyicilerinden daha fazlası olarak görüyorum. Benim gözümde üçü de Ruby gibi ana karakter. Güçlerine nasıl söz geçireceğini bilemeyen küçük Zu, ukala tavırlarının altında yatan o kocaman kalbi ile –hele son sayfalarda yaptıkları, olan olaylar benim zavallı kalbimi atomlarına ayırdı- Chubs ve  kendisi dışında herkesi düşünerek bir şeyleri değiştirme hayalleri kuran Liam. Liam kitaba girdiği ilk andan itibaren zaten tam anlamıyla altın çocuk. Chubs en sevdiğim tiplemelerden biri. Hani bir şeyi çok istemesine rağmen gururundan o şekeri annesine aldırmayan miniklerden biri gibi. Zu ise tam anlamıyla bir kız kardeşti, erkenden büyümek zorunda kalmış, güçlerinden korkan ufacık bir kız çocuğu düşünün. En güzel sahneleri ise Ruby ile birlikte markette olduğu yerlerdi. Bunu kesinlikle okuduğunuzda anlayacaksınız, çok sıcak bir kısımdı bana göre.

Karakterlerin doluluğu anlamında da harika bir kitaptı. Birazcık genel dünya halinden bahsedecek olursam, durumlar karışık. Çocukların ölmesi, yaşayanların güçlerle baş etmek zorunda kalmaları zaten yeterince büyük bir olay. Ancak kitabın yarısından sonra bunun daha büyük, daha korkunç bir şey olduğunu anlıyorsunuz. Bunun yanında kaçan çocukların yakalanması ve bunların sonucunda para kazanılması durumu var. Ödül avcılığı anlayacağınız. Bana kaçmış bir çocuk getir, karşılığında zengin ol temalı. Liam’ın bu konuda oldukça değerli olduğunu kesinlikle unutmayın, kendisi mavilerin en zeki olanlarından biri. Her şekilde insanlar bu çocuklardan korkuyor ve etrafta serbestçe dolaşmaları onların ölümü ve onlara eziyet anlamına bile gelse kimse buna hayır diyemiyor. Sebebi beyni yıkanmış –bunu derken ciddiyim, spoiler olacağından pek ayrıntıya girmeyeceğim ama öğrendiğimde tokat yemiş kadar oldum kesinlikle- bir başkan ve onun yaptığı şeyler. Kimse onu karşısına almak istemiyor, yöntemleri fazlasıyla haksız. Bunun yanında tek derdimiz keşke başkan ve PÖK olsa diyeceğimiz bir de Çocuk Birliği’miz var.  Anlayacağınız kitapta kimse masum değil, herkes hataları olan ve buna rağmen mükemmel işleyen karakterler. Herkes çarklara oturmuş ve kurgu bu dişlilerin sorunsuz ilerlemesi ile kitabın sonuna kadar başarıyla ilerliyor.

Tekrar ediyorum, o son! Kalbim gerçekten kırıldı, ama yapılacak en doğru şeydi ve ben Ruby’i bir kere daha takdir ettim. Kesinlikle bir Turuncu olurdum ben ayrıca, tam anlamıyla bir turuncu. Böyle baştan aşağı kendimi turunculara vermek istedim kitabın sonunda kendimi. Sonra hep siyah giyinmemin oldukça kitaba uygun bir durum olduğunu da idrak ettim. Sonuçta siyah renksizliğin rengi olarak geçiyor kitapta. Okuduğunuzda kesinlikle anlayacaksınız ne demek istediğimi.

Kitaptan yarım puan kırmamın tek sebebi yazarın karmaşasıydı. Bunu derken yazarın bilinçli yarattığı bir karmaşa olduğunu düşünüyorum bunun. Çünkü kesinlikle dili acemi ya da basit değil. Bu konuda anlaşalım. Ama bazı yerlerde karakterler arası yarattığı karmaşa, özellikle birkaç noktada kesinlikle gereksiz olup kurguyu yavaşlatan duygu selleri beni biraz üzdü. Kızımızın turuncu olmasını ve tüm düşüncelere hakim olması konusunu kesinlikle anlıyorum, Clancy ile olanlar bile bana saçma gelmedi ama oteldeki duş sahnesi, iskele sahnesi… özellikle bu iki sahnede olduğu gibi bir anda sokmuş olduğu duygusal karmaşa sadece kitabı yavaşlatmıştı. Yine de beni gerdi mi, hayır bu yüzden bir tam puan kırmak bana haksızlık geldi çünkü gerçekten kitaba bayıldım. Yine de beş puan verdiğim diğer kitapları göz önüne alırsam tam puan da veremedim açıkçası. Bunun ikinci kitapta geçeceğine inanıyorum kesinlikle. Umarım üslubu bu güzellikle biraz az karmaşa ile devam eder. Ah unutmadan, kitabı mutlaka Clairity – Don’t Panic şarkısı ile okuyun. Öyle güzel uyumu var ki heyecanınız arttıkça artacak!

Çok uzattım yine, siz okuyun bu kitabı en iyisi.
Çok ama çok güzeldi, herkese de öneriyorum.
Sizi seviyorum, iyi okumalar!

İlgilenebileceğiniz diğer yazılar:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir