Kızıl Yükseliş – Pierce Brown

Kızıl Yükseliş
Orijinal Adı: Red Rising
Yazar: Pierce Brown
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 445
Çevirmen: Selim Yeniçeri
Puan: 5
Arka Kapak;
Ben dünyaları ateşe verecek kıvılcımım. Ben zincirleri kıracak çekicim. Ben halkımın ve esaret içinde yaşayan herkesin umuduyum. Çünkü biliyorum ki insan kendini köleleştiren adaletsizlikle özgürleşemez. Gelecekte, renk kodlarına göre sınıflara ayrılmış Toplum’un en alt sınıfını Kızıllar oluşturmaktadır. Diğer bütün Kızıllar gibi Darrow da, Mars’ı yeni nesiller için yaşanılır bir gezegen haline getirdikleri inancıyla günlerini madenlerde çalışarak geçirmektedir. Üstelik bunu severek ve isteyerek yapmakta, kanı ve teriyle çocuklarına daha iyi bir dünya bırakacağına inanmaktadır.
Ancak Kızıllar kandırılmıştır. Darrow, halkının yozlaşmış yönetici sınıfın kölesinden başka bir şey olmadığını keşfettiğinde adalet özlemi ve kaybettiği aşkının anısıyla hırslanır. İnsanlığın yeni nesil Altın hükümdarlarının güç için mücadele ettiği efsanevi Enstitü’ye sızmak için her şeyden vazgeçer. Hayatı ve medeniyetin geleceği pahasına en başarılı ve en vahşi Altınlarla rekabet etmek zorunda kalacak olan Darrow’un düşmanlarını yenmek için artık yapmayacağı şey yoktur… Bu, onlardan birine dönüşmek anlamına gelse bile.

Değerlendirme;
Merhaba millet. Bayağı uzun bir düşünme süresinin ardından bu dönüşü okuduğumdan beri en sevdiğim kitap olarak kalmayı başarmış olan Kızıl Yükseliş yorumunu yazarak kutlayayım dedim. Bariz bir şekilde en sevdiğim kitap diyebildiğim dikkatinizi çekmişse yanlış okumadınız, gerçekten öyle. 2015 Aralık ayının 7’sinde bitirmişim kitabı. Üzerine belki de elli küsür kitap okudum, daha önce okuduğum kitapları saymıyorum bile. Sorarsanız “hâlâ mı en sevdiğin kitap?” diye, evet öyle. Hala şu zamana kadar okuduğum ve bana en iyi şekilde hitap eden en güzel kitap. Elbette kitaba berbat diyerek elinden atanları da gördüm, vasat bulup boş verenleri de. Onların görüşüne kimsenin karışmaya hakkı olmadığı gibi bende bu yoğun sevgimin herhangi bir yargıya maruz bırakılmamasını talep etmek durumundayım okuyucularımdan.
Yorumunu yazmayı sürekli erteliyor oluşumun bariz bir sebebi vardı. Yeteri kadar iyi yazamayacağımı düşünüyordum çünkü kitabın o kadar ağır bir hayranlığını taşıyorum ki bazı noktalarda objektif olmamın zor olacağını düşünüyordum. Ama uzun uzun kafa patlatıp başımı da ağrıttıktan sonra yorumu yazabilmek için üzerine daha iyi bir kitap okumayı beklemenin bir anlamı olmayacağına karar verdim. Boşuna zaman kaybediyorum, sizlere ne hissettiğimi söyleyemiyorum bir türlü. Tüm cesaretimi toplayıp klavyenin başına oturuşumun hikayesi budur işte. Daha fazla çene yapmayayım, sizi yoruma alayım. Zaten yüksek muhtemel bu zamana kadar yazdığım en uzun yorum olabilir bu yazı.
Kapaktan girelim yorumumuza. Kitap her konuda en sevdiğim kitap öncelikle. Her konuda derken benim gözümde kusursuz bir kapak olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım? Bir distopyaya yakışabilecek en güzel kapak. İlk olarak özgün. Kitap hakkında okumadan anlayamayacağınız detaylar veriyor. Okumamış olmanıza rağmen size görsel bir şölen sunuyor. Ana karakterimiz Darrow’un değişimini temsil ediyor benim gözümde. Sizi temin edebilirim ki kendisinin yükselişini göreceksiniz. Bu açıdan bana serisnin tasarımı oldukça makul geliyor. Devam kitaplarının kapaklarında da Darrow’u temsil eden şeyler var. Sadece Darrow’u olmasa bile o savaşı ve isyanı temsil eden şeyler. Neredeyse sade sayılabilecek olmasına rağmen bu güzel doluluğu da beni çok mutlu ediyor kitaba baktıkça. Emin olabilirsiniz kitabı fazlasıyla elime alıp yeniden gözden geçiriyorum. Kısacası, kapak benim için mükemmel halde. Kapak hakkında hoşlanmadığım tek şey -ki bariz bir biçimde umrumda değil ama belirtmek istiyorum- kapağın üstündeki bir yazar yorumu. Nedensiz bir şekilde beni rahatsız ediyor kendisi.
Gelelim kitabımızın içeriğine. Öncelikle belirtmeliyim ki bu yorumda biraz spoiler olacak. Genellikle bundan kaçınırım birazcık beni okumuşsanız zaten bunu biliyorsunuzdur. Ancak bu kitaptan tam anlamıyla bahsedebilmem için birkaç unsura değinmem ve gözümde nasıl olduğunu size anlatabilmem gerek. Eğer kitabı okumadıysanız ve heyecanı ile alakalı tereddütleriniz varsa kesinlikle yorumun son paragrafına kadar bir şey okumayın. Bunu en başından belirterek yanlış anlaşılmaların ötesine geçmek istiyorum kısacası.
İnsanlığın Mars’a ve Ay’a ayak bastığını, orada kolonileştiklerini, kast sistemine ayrıldıklarını ve katı bir şekilde yönetildiklerini hayal edin. Aynen böyle bir dünyada geçiyor kitabımız Kızıl Yükseliş. İnsanlar renklere ayrılmış, o renklerin belirlenmiş görevlerini yapmaya mahkum olarak ve o renklerin belli fiziksel özelliklerini yansıtarak doğuyorlar.
“İlk koloniciler Ay’da yaşam kurmak için Dünya’dan ayrıldığında, bir iş bölümü hiyerarşisi yarattılar. Zaman içinde diğer insanlar üzerinde gerçekleştirdikleri genetik müdahaleler ve cerrahi operasyonlarla bu hiyerarşiyi geliştirdiler. Sonuç, mükemmel verimi hedef alan, renk kodlarına bölünmüş ve üstün insan ırkı olan Altınlar tarafından yönetilen toplum oldu.”
Bu renk kodunu sizlere biraz açayım, zira tüm kitabımızın ve genel kurgunun en önemli ve en çirkin unsuru bu kast sistemi. Kızıllar, işçi sınıfı. Şartlar ne olursa olsun çalışmaktan başka şansları olmayan insanlar, kendileri piramidin en son basamağında. Pembeler, zevk için yetiştirilen, sadece fiziksel zevk vermekle yükümlendirilmiş insanlar. Obsidyenler, canavarı andıran ve savaş için yetiştirilmiş insanımsı ırk. Kahverengi, hizmetkârlar. Griler, polisler ve askerlerin oluşturduğu renk basamağı. Turuncular, mekanik girişimlerdeki sistem desteği sağlayıcıları, savaş-gemileri vb. Morlar, sanatçılardan, müzisyenlerden ve aktörlerden oluşan yaratıcı basamak, beni en çok rahatsız edenler de kendileri oldu sebebine birazdan değineceğim. Yeşiller, teknoloji porgramcılarının olduğu basamak. Sarılar, sosyal bilimler ve doğa bilimleri uzmanlarının basamağı. Maviler, savaş gemilerini kullanmak için yetiştirilmiş kaptanlar ve pilotlar. Bakırlar, idareciler, avukatlar ve bürokratların olduğu renk basamağı. Beyazlar, din adamları yani rahip ve rahibeler, kendileri kitapta hiç görünmedi denebilir o kadar olayın sonuna bir nutuk çekecek insan beklersiniz değil mi? Malesef hiçbiri olmuyor. Gümüşler, mucitler ve iş adamları. Ve son olarak tüm bu piramidin başında oturmuş olan Altınlar. İnsanoğlunun son derece zeki, şiddet dolu yöneticileri. Şiddet mi diyorsanız o lafı unutun hemen. Bir insanın başına gelmesini hayal bile etmek istemeyeceğiniz şeyleri kendi çocuklarına yaşatarak onları eğiten bir renkten basediyoruz.
Ana karakterimiz Darrow bir kızıl. Helyum-3 toplayarak ailesine bakan genç bir çocuk ve bir cehennem dalgıcı. Bir aile kurma hayali olan bu kızıl saçlı genç her gün hayatını tehlikeye atarak tünellere iniyor. Elbette kitabımızın başında kendisinin düşüncesi şu, gelecek insanlar için Mars’ı yaşanabilir bir hale getirmek. Ne yazık ki durum hiç de böyle değil. Phersephone’nin şarkısının herkes tarafından duyulmasıyla kendini Ares’in tarafında bulan Darrow’a bir görev sunuluyor. Onu ailesinden eden Altın’lardan intikam almak. Acısına ve sevgisine sadık kalma yemini eden Darrow bu görevi kabul ediyor ve bu isyancılar ile birlikte yukarı çıkıyor. Yukarıya, Mars’ın yüzeyine. Kurulmuş dünyayı gören Darrow yıllar boyunca yalan ile yaşadıklarını idrak edince intikam duygusu fazlasıyla alevleniyor ve bu neredeyse imkansız olan göreve daha büyük istekle sarılıyor. İşte bu andan sonrası fazlasıyla can sıkıcı bir şekilde ilerliyor. Darrow’u denek olarak kullanıyorlar. Onu gerçek bir altına dönüştürüyorlar. Saçlarını sarıya boyayıp gözlerine sarı lens takarak olduğunu sakın düşünmeyin. Hayır. Ona altın rengi gözler veriyorlar. Kemiklerini tıpkı altınların kemikleri gibi güçlendirmek için ameliyatlara sokuyorlar. Bunu yapan Mor ise onlardan nefret etmemin asıl sebebi denebilir. Mickey onunla oynarken Darrow bambaşka bir insan olarak inşa ediliyor. Acılı sürecin sonunda bambaşka bir senaryo ile, yepyeni bir isimle bu korkunç liderlerin arasına düşen Darrow’un tek bir hedefi var. Kaleyi içten yok etmek. Onun yaşındaki her altın gencin ise gittiği yerin ismi Akademi. Gerçek canavarların yetiştirildiği, ölümün oyundan farksız sayıldığı akademinin oyunları ise asıl duymak istemeyeceğiniz kısım. Tanrılaştırılmış altınlar -tamamen kendi egoları için bunu yapan altınlar demek daha doğru olur sanırım- çocukları Olimpos’tan izleyebilecekleri bir oyun alanına atıyorlar. Oyun alanı, her bir tanrının kendi bölgesi var ve bu piyonların tek hedefi hayatta kalan ekip olabilmek. Kanlı ve iğrenç bir süre olan oyunlarda Darrow Ares hanesi altında savaşa giriyor ve burada dünyada bulabileceğiniz en asil dost karakteri tanıyoruz. Ufak tefek ve çirkin görünümlü Sevro. Karakter isimlerinden bu kadar geç bahsetme sebebim ise her birini tek tek değerlendirmek istiyor oluşum. Her hanenin içinde çatışmalar yaşandığını biliyor olsak da Mars hanesine ve içindeki savaşa daha sık tanık oluyoruz. Savaş tanrısının çocuklarının hiç tatlı olduklarını söyleyemem. Zira içlerindeki şiddet öyle bariz bir şekilde dışarı yansıyor ki ‘dost’ olan insanları bile kendi seçenekleri olmayan davranışlar yüzünden birbirlerine kan düşmanı ediyor. Her biri yetenekli olan çocuklar kan ve ölümle çevrilmiş bir oyunun ortasındayken Darrow yukarıdakileri etkilemenin ve davasına sadık kalmanın peşinde olduğundan güçlerini Olimpos’a çeviriyor.
Kitabın açık ara okuduğum en güzel sahneleri de burada geçiyor zaten. Tüm karakterlerin birbirlerine bu kadar bağımsız bir şekilde davranışlar sergileyerek bu kadar bağımlı kalması beni çok etkiledi. Tanıyacağınız fazla isim var. Her biri yan karakter sayılsa da o kadar derin döşenmiş haldeler ki görevlerini tamamlayıp gidecek olanları tespit etmenize rağmen kurguyu bariz bir şekilde etkilediklerine şahit oluyorsunuz. Benim gözümde kitabın tek bir ana karakteri vardı. Darrow. Elbette onun kadar önemli başka karakterler olsa da ben her şeyin merkezinde onun olduğunu düşünerek diğerlerini yörüngeye yerleştirmenin daha az karmaşık olduğunu düşünüyorum. Ne yaşarsa yaşasın kendi doğrularından asla ama asla şaşmayan Darrow’un neden favorim olduğunu kısaca açıklayayım; hırs. Bu bir yerde tehlikeli bir davranış olsa da halkı ve eşitlik için yapamayacağı şey olmadığını kitabın başlarında kendi bedeninden feragat ederek kanıtlamıştı. Tüm bu davranışlara rağmen gerçekçi bir yanı da var. İlgiye ve ailesine özlem duyan genç bir çocuk sadece Darrow. Bunu da o güçlü altının altında sık sık görüyorduk. Bir diğer karakter Sevro au Barca. Birazcık çatlak ve birazcık da sağduyusuz bir karakter oluşunu bir yana atarsak Sevro hayal edebileceğiniz en sadık insan. Mantık bulamadığı halde Darrow’a olan sevgisiyle onu bir kere bile sorgulamayan arkadaşımız aynı zamanda bir Uluyan. Darrow’u her şartta takip eden bu ekibi bir arada tutan kişi de sessiz görünen Sevro. Bir diğer önemli karakterimiz Virginia au Augustus yani Kısrak. Tam anlamıyla dişli bir kadın karakter. Dik başlı birkaç hareketi dışında Darrow’un gerçekten güveneceği birkaç insandan biri. Kendisi ne kadar reddetse de birbirlerini gördükleri ilk andan itibaren bir bağları var ve bu oyunlar boyunca birbirlerini korumalarını -sayılabilir, buna korumak diyebiliriz okuyunca anlayacaksınız- sağladığı gibi aralarında birçok şeyin filizlenmesini de sağlıyor. Cassius au Bellona. Bellona ailesinin, lanet olası rezil Bellona ailesinin gösteriş meraklısı, egoist iğrenç oğlu. Kendisi abisinden beter. Okuduğunuzda anlayacaksınız. Diğer birkaç isim de bu üçlüyü kusursuz bir şekilde sarıyordu. Roque, Pax, Quinn, Pollux, Titus… Hepsi, hepsi o devasa kurguya kendileri adına bir şeyler katan karakterlerdi. Bu zenginlik sizi doyuracak derecede bir zenginlik kesinlikle.
Kitabın sonu beni hem korkuttu, hemde sadistçe bir şekilde heyecanlandırdı. Çünkü Darrow’un bir haneye alınması ile birlikte gelecek yeni şeylerin verdiği zevk var. Bunun yanında başında tonlarca bela ile ayrılması da beni ürküten kısım oldu. Kesinlikle ikinci kitaba sizi itecek bir son okuyacaksınız bunu bilmelisiniz.
Kitabın dili de çevirisi de harikaydı. İngilizcesini uzun zaman önce D&R’dan on liraya almıştım ve benim için hazine gibiydi. Malesef kitap artık bende değil ve almam bir hayal durumunda. Nitekim konumuz şuan bu değil. Her iki şekilde de kitabı okudum ve tek kelimeyle dünyanın en basit ama en çekici üsluplarından birine şahit olduğumu söyleyebilirim. Tüm o karmaşayı bize dalgalanmadan vermeyi başarmış Pierce Brown. Ayrıca yazarımızın heykel gibi özenle yontulmuş olmasının yarattığı bir etki de var üzerimde. Bayanlar, eminim ne demek istediğimi biliyorsunuz.
Şu uzun yorumu bitirmeden sizlere bulduğum testi paylaşmak istedim. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde Mars hanesinde çıktım. Darrow ile kol kola dövüşen karakterlerden biri de benim zaten, okuyunca rastlarsınız belki?
Test için, tık!
Mutlaka okuyun, okutturun, okumak istemeyenlere zorla okutacak yöntemler bulun.
Sizi seviyorum, iyi okumalar!

İlgilenebileceğiniz diğer yazılar:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir