Eksik Parça – Michelle Hodkin

Eksik Parça
Orijinal Adı: The Unbecoming of Mara Dyer
Yazar: Michelle Hodkin
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 421
Çevirmen: Dilan Toplu
Puan: 5

Arka Kapak;
Bir gün uyandığında son birkaç günü hatırlamadığını düşün…
Mucizevi bir şekilde kurtulduğun kazada tüm arkadaşlarını kaybettiğini,
Ailenin yeni bir sayfa açmak için taşınmak zorunda kaldığını,
Kendi geçmişinle ilgili senden daha fazlasını bilen bir çocukla tanıştığını,
Tüm yaşadııklarından sonra yeniden âşık olabileceğini,
Gerçek olması imkânsız halüsinasyonlar gördüğünü,
Aklını kaçırdığından endişelenmeye başladığını düşün.
Ne yapardın?
Mara Dyer işte bu sorunun cevabını öğrenmek üzere.

Değerlendirme;
Sizleri çok özledim, umarım hepiniz iyi gidiyorsunuzdur. Lafı fazla uzatmadan başlıyorum yorumuma. Eğer beni Instagram üzerinden takip ediyorsanız geçen günlerde Eksik Parçayı bitirdiğimi biliyorsunuz. Son zamanlarda fazlasıyla iyi kitaplar okudum, çoğu beş puan verdiğim güzelliktelerdi. Bir çoğunun hayatımda okuduğum en mükemmel kitaplardan olduğunu da söyledim, bildiğiniz üzere her kitap benim için başka bir derecede özeldir. Ancak Eksik Parça bittiği an ne oldu biliyor musunuz? Benim gözümde Uyumsuz’u bile geçti. Hani o kitap eskidi diye, yaprakları sarardı diye üç kere aldığım Uyumsuz var ya? İşte onu bile geçti. Hemde ne geçme. Kitaba sarılarak uyudum. Bunun için tek bir kelime bulamadığımdan birkaç kelimeyi birleştirdim. “Mükusursuzel.” Bundan sonra bir kitaba bunu kullanırsam gerçekten kendimi alkışlayacağım. Mara Dyer serisi, açık ara şu an en sevdiğim seri. Hadi başlayalım bu serinin ilk kitabının yorumuna.

Kapaktan giriyorum elbette konuya. Geçen birkaç ay, henüz Türkçe olarak basılmamışken yabancı blogger’larda Mara Dyer patlaması yaşanmıştı. Bir dönem gerçekten kitabı Barnes and Noble’da süzüp duruyordum, çünkü neredeyse takip ettiğim her yabancı kitap blogger’ı bu kitaba beş puan vermiş öve öve bitirememişti. En büyük artılardan birinin de orijinal kapakları olduğunu söylüyorlardı. Pegasus her zamanki gibi orijinal kapak basarak getirdi, Türk blogger’lar aleminde de büyük ses getirdi ve bende bir türlü alamayarak uzun zaman kitabı sadece uzaktan süzmekle yetindim. Sonunda elime aldığımda ise kapağı öptüm. Gerçekten. Hani bildiğiniz kargodan çıkartır çıkartmaz paketleri parçaladım ve kapağı öptüm. Sembolik iki elemanın birbirlerine su altında sarılmış -daha doğrusu çocuğun kızı sarmalamış- olduğu kapak tek kelime ile mükusursuzel. Bu nedenle tebrikler sevgili kapak, kitabı okunmaya teşvik eden ilk şey sen oldun.

Hadi olay kurgumuza geçelim. Biraz spoiler olabilir, çünkü kitabı anlatabilmem için bazı noktalara değinmem gerekiyor, öyle korkuyorsanız falan bu paragrafı tamamen geçmenizi rica edeceğim, zira kimseyi üzmek istemiyorum.

Kitabın en başında, en en başında kısa bir yazı var. Mara bunu bize ip ucu bırakırcasına ön sayfaya yazmış şimdi bunu sizlerle paylaşıyorum;

“Benim adım Mara Dyer değil ama avukatım bir isim seçmek zorunda olduğumu söyledi. Bir rumuz, SAT’ye çalışan herkes için bir takma ad. Sahte bir isme sahip olmanın tuhaf olduğunu biliyorum ama inanın, şu an hayatımdaki en normal şeylerden biri bu. Size bu kadarını söylemem bile pek akıllıca değil belki de. Ama bu kadar patavatsız olmasaydım hiç kimse Death Cab for cutie dinlemeyi seven, on yedi yaşındaki birinincinayetlerden sorumlu olduğunu bilemezdi. Kimse, dışarıda bir yerlerde notları pek de fena olmayan bir öğrencinin hatırı sayılır sayıda insan öldürdüğünü bilemezdi. Ve o listeye sizin de eklenmemeniz için bunu bilmeniz çok önemli. Rachel’ın doğum günü her şeyin başlangıcıydı. Tek hatırladığım bu.

Mara Dyer,
New York City”

Mara Dyer bir hastanede vücudunda serumlar, ağrılar ve panik ile uyanıyor. Nerede olduğunu hatırlamayan Mara bir panik halinde kendini kısa süreli kâbusundan kurtarmayı denerken yeniden uykuya gönderiliyor ve uyandığında başında duran telaşlı ailesi ile birlikte tüm benliği yerine geliyor. Geçirdiği kazada ne olduğunu hatırlamayan Mara sadece birkaç ezik ile olayı atlatmış olarak görünüyor. Elbette en yakın dostunu, erkek arkadaşını ve erkek arkadaşının yapışkan kız kardeşinin ölümü ile dünyası bir kere daha -bina çökünce de yerle bir olmuş sayıyorum haklı olarak- yerle bir oluyor. Alışık olduğu soğuk havaları terk ederek kendini sıcağın ve güneşin ortasında yepyeni bir okula gitmeye hazırlanırken bulan Dyer size sıradan bir kız gibi görünmesin. Kesinlikle görünmesin, ilk sayfada yazmış olduğu notta nelerin olacağını anlamamış bir halde kafanız çorba gibi başlıyorsunuz zaten okumaya. Büyük ağabeyi Daniel, mükemmel evlat, başarılı öğrenci ve sevgi dolu bir ağabey rolünde. On iki yaşındaki küçük kardeşi Joseph ise sosyal, başarılı ve dünya tatlısı bir kardeş olarak resmedilmiş. Psikolog bir anne, ceza avukatı bir baba ve elbette, ailemizin son üyesi Mara ile karakterlerimizin yüzde yetmişini tanımış olduğunuzu belirteyim. Mara’ya psikologlar ve psikiyatristler tarafından söylenen ilk şey TSSB. Yani travma sonrası bilincinizin, vücudunuzun olayı kaldıramaması durumda kendince yarattığı yanılsamalar. Yanılsama demen ne derece doğru olur bilemiyorum çünkü ilk kitapta fantastik bir roman mı yoksa deliliğin sınırında gezen insanların yaşadığı ciddi problemli bir takım olayı mı okuyorsunuz emin olamayacaksınız. O yüzden ilk kitapta bunları yanılsama olarak kabul edelim. Sürekli olarak gördüğü halüsinasyonlar, bitmek bilmeyen kâbusları, annesinin ailedeki herkesi etkileyen aşırı gerginliği ve ilgilenmesi Mara’yı psikolojik olarak korkunç bir duruma sokmuş. Zavallı kızcağız da silkelenemeden her şeyin “neredeyse” kusursuz olduğu özel bir okula başlıyor. Daha ilk gün, kendini dağıtmış, tıraş olmamış seksi çocuğumuz Noah Shaw ile karşılaştığında ise hiç şaşırmıyoruz. Gizemli bakışlarını Mara’nın üzerine diktiği andan itibaren Noah kitabın sonuna kadar anlaşılamaz bir yönü ile kalıyor. Sebebini bilmiyorum, sürekli olarak kitabın devamında bir şeyler eksik diye düşünüp durdum. Bir şeyler eksik, Noah hakkında hep öğrendiklerimizden fazlası var gibiydi. Mara okula alışmayı denerken yeni insan olmanın zorluklarını da diğer sorunlarına üstlenince durumu daha da kötüye gidiyor. Tam da hayal ettiği gibi ölen insanlar -psikopat olduğundan değil hak ettiklerinden-, kaçırılan küçük kardeşi, babasının zorlu yeni davası, Noah’nın ona karşı yaklaşımı ve tüm bu halüsinasyonlarla Mara çoğu zaman delirdiğini kabul ediyor. Kendince ediyor elbette bizler okurken bir saniye bile buna ihtimal vermiyoruz.

Kitabın ortalarına doğru yavaş yavaş fantastik mi bu kitap moduna gireceksiniz. Ama dediğim gibi ikinci kitaba kadar bunu anlamak imkânsız. Çünkü kitabın sonu tuhaf bir şekilde bitiyor. Annesinden nefret ediyorum, sadece bu kadar bencil olduğu için değil aynı zamanda korkağın teki olduğu için de, elbette kendince nedenleri olabilir; annesine gerçekten üzüldüm ama bu kızına yaptığı şeylerin nedeni değil. Sanki onda da tuhaflık var gibi, isimlendiremediğim bir şey. Kesinlikle insanı delirtecek bir şey. O yüzden gözlerinizi açın. Her karakter bir amaç ile burada. Kolunda saatli, gizemli adam kim hiç anlamadım, ama ikinci kitapta karşılaşacağız gibi geliyor. Kısacası kurgu birçok yere dallanarak her birinde de soru işareti bırakarak ilk kitapta son buluyor.

Çok konuştum biliyorum ama kısacık olarak anlatıma ve yazarın üstün yeteneğine de değinmek istiyorum. Birincisi, anlatımında şöyle bir durum var; anıların geri gelmesi. Bu kısımlar günümüzde bir uykuyla başlıyor ve bir sonraki yerde yani anıya girdiğimiz yerde öncesi olarak geliyor. Bu açıdan geçmişe gidip gelme var birkaç kere. Üslubu tek kelimeyle mükusursuzel. Çünkü kitap sizi o kadar içine çekiyor ki ne olduğu konusunda en ufak bir fikrinizin olmaması durumu ile bitene kadar ara vermeden okuyorsunuz. Çok tuhaftı gerçekten. Hani aklımda bu kadar soru kalmasını sevmem normalde ama ikinci kitap elimde olduğundan mı yoksa kitaptaki bir şeyler bu soruları tamamladı da benim mi haberim yok emin olamıyorum. Yine de o fazla sorular zihnimde cirit atıyor. Bundan rahatsız mıyım? Pek sayılmaz. Aksine ikinci kitabı gittikçe heyecanlı hale getiriyorlar.

Canlar, okuyun. Okutturun. Hatta insanları zorlayın, kıyın paraya siz hediye alıp onlara verin. Çünkü Mara Dyer benim şuan en sevdiğim seri. Kesinlikle en sevdiğim seri, bunun da değişmesinin zor olduğuna inanıyorum. Keza her gün bir kitap okuyorum, Uyumsuz diyerek senelerce sızlanmayı başardıysam Mara diye ne kadar ağlarım bilinmez.

Sizi seviyorum!

İlgilenebileceğiniz diğer yazılar:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir