Efsane – Marie Lu

Efsane
Orijinal Adı: Legend
Yazar: Marie Lu
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 320
Çevirmen: Sefa Emre İlikli
Puan: 5

Arka Kapak;
Gerçek, Efsane’ye dönüşecek.
Bir zamanlar Amerika Birleşik Devletleri’nin batı kıyısı olarak bilinen yerde şimdi Cumhuriyet adında, komşularıyla sürekli savaşan bir ülke vardır. Cumhuriyet’in seçkin sınıfından gelen on beş yaşındaki üstün yetenekli June, askerî bir dehaya sahiptir. İtaatkâr, hırslı ve kendini ülkesine adamış bu genç kız onun uğruna her şeyi yapmaya hazırdır. Fakir bir aileden gelen on beş yaşındaki Day ise ülkenin en çok aranan suçlusu ve bir devlet düşmanıdır. Kendisi gibi asker olan ağabeyi Metias öldürülünce June, Day’in peşine düşer. İnandıkları şeyler uğruna savaşan bu iki gencin kesişen yolları, onları Cumhuriyet’in karanlık sırlarına götürecektir.

Değerlendirme;
Efsane… Kesinlikle harcadığım her dakikasına değecek kadar mükemmeldi. Beni fazlasıyla derinden etkiledi; birinci sebebi distopya aşığı bir insan olmam. İkinci sebebi de karakterlerinden tutun da yaratılan dünyaya kadar gerçekten kusursuz bir dünyanın yaratılmış olmasıydı. Genellikle distopik kitapların sorunlarını biliriz. Her zaman kurulan dünya ile ilgili sorunlar aklımızda kalır ve belirsiz bile olsa oluşan anlayamama durumu kitap zevkimizi bir nebze düşürür.  Efsane işte bu açıdan kusursuzdu. Zihnimde olan soruların hepsi ilk kitapla cevaplanmış oldu çünkü öyle güzel bir şekilde bize dünyayı aktarmıştı ki harita açıp bahsedilen bölgeleri dikkatle inceledim bile. Hayal etme isteğimi Olympos’a ulaştıran bir kitap oldu. Şuan Zeus ile dart atıyoruz!

Her zamanki gibi kapaktan girelim anlatmaya. Mükemmel bir kapak. Tek kelime ile olağanüstü. Çünkü bu tarz kitaplar distopik eserleri daha mükemmel kılıyor. (Bakınız Divergent, Hunger Games..) Sembolik bir şeyin olması kitabı daha gizemli kılan bir şey. Sembolün anlamını aramayı denerken zaten aşırı zevk alıyorsunuz kitap boyunca. Pegasus’un orijinal kapak kullanması ve bunu üstüne yabancılarda bulunan en güzel kapağı uygulamış olması gerçekten aşırı güzel bir şey. Kapağa puanım beş, serinin tamamının kapaklarına beş olduğu gibi.

Olay kurgusuna gelelim. Dünyada çıkan kargaşa –bunu kargaşa olarak tanımlamam ne derece doğru gerçekten bilemiyorum, bir kâbus demek daha doğru olacaktır eminim- bir zamanlar bizim bildiğimiz ABD’yi parçalara ayırmış. Los Angeles, Kaliforniya’da ise yepyeni bir ülke kurulmuş. Cumhuriyet ironik derecede demokratik ve barışçıl bir ülke olmaktan uzak olan, ciddi anlamda katı kuralarla yönetilen bir ülkedir. Zengin kesim ihtiyaç duyduğu her şeye kolayca ulaşırken fakir kesim zenginler rahat edebilsin diye, kendi hayatlarını tehlikeye atarak zorluklar altında çalışıyor. İnsanlar on beş yaşında girdikleri sınavla bir seçime tabi tutuluyorlar. Eğer belirli bir puanınız yoksa başarısız sayılıyorsunuz ve sizler çalışma kampları olarak adlandırdıkları, aslında neresi olduğu belirsiz bir yere götürüyorlar. Başarılı öğrenciler yüksek rütbeler alarak orduya katılıyor ve hayatlarına devam ediyorlar. Bir şekilde bu döngü uzun bir süre devam ediyor. Veba kimi zaman nüfusu ciddi anlamda etkiliyor ve bir şekilde gidiyor, kimi zamanda Vatanseverler ile yapılan savaşlarla düşmanlar kan dökülerek yok ediliyor.

Ta ki Day isimli bir çocuk sınavda alınabilecek en düşük puanı alana kadar.
Day gerçek bir efsane ve Cumhuriyetin başına gelmiş en azılı düşman. Tek başına bir bölüğün işlerini aksatabilecek kadar cesur ve güçlü. Masmavi gözleriyle uzun sarı saçlarını da tabloya katacak olursak tek kelimeyle söylemeliyiz ki Day Cumhuriyet için eşi benzeri olmayan bir çocuk. Diğer yandan hayatı zenginlikle geçmiş ancak ailesini çok küçük yaşta kaybederek hayatına devam eden June ise bir deha. Tam puan yapmayı başararak erkenden eğitimini tamamlayan June normal bir insandan fazla yetenekli. Üstelik Cumhuriyette tek bu özelliklere sahip insan. (En azından kitabın yarısına kadar öyle zannediyor. Peh!  Alırlar havanı canım.) Cumhuriyet Day’e karşı savaşını devam ettire dursun zavallı efsanemizin ailesinden biri vebaya yakalanıyor. Üstelik gizemli bir sembol kapıya kıpkırmızı canlı boyalarla yazılmış vaziyetteyken Day rahat duramadan onları korumayı deniyor. Ah o hastane, işte her şeyi karıştıran olay burada oluyor.

Dehanın ağabeyi, umut vadeden bir geleceğin sahibi olan Metias Iparis öldürülüyor.
Ve deha, efsaneyi yakalamak için bir ant içiyor.
Büyük konuşmamak gerek, sevgili deha; sende âşık olabilirsin çünkü insansın.
Kâbus gibiydi. Kitap kalbimi ağrıtıyordu, üstelik Metias’ı o kadar çok sevmiştim ki sonsuza kadar kitapta olmasını istemiştim. En güçlü yan karakterdi, en sevdiğim yan karakterdi. John ve Eden, Day’in ağabeyi ve kardeşi, mükemmellerdi. Özellikle Eden bir kurban olmasına rağmen kitapta geçen birkaç anıda bile kesinlikle gözüme girmeyi başardı. Başka bir yan karakterimiz olan Tess Day’in kaçak hayatındaki yol arkadaşı ve onu tişörtsüz gördüğü bir anda kızararak iyileştirme yetenekleriyle gözümde kazandığı tüm değeri iki sayfa içinde kaybetti. Daha sonra ona hiç ısınamadım. Thomas için ne hissedeceğimi bilemediğim yüz sayfadan sonra suratına şamdanla vurmak istediğim, dart tahtası olabilecek potansiyele sahip mide bulandırıcı bir karakter olduğunu da açık açık belirteyim. Ama ana karakterlerimize taptığımı belirtmek istiyorum, nitekim bu kadar kendine çeken ve her tavırlarıyla sizi etkileyen karakterler okumak insanı ne kadar mutlu ediyor biliyorsunuz.

Kitabın diline gelelim. Muhteşemdi. Olay kurgusu bu kadar yoğun olan bir kitapta kimse fazla betimleme bekleyemez, bekleyen insanın nöron sayısı gerçekten şapka çıkarılacak derecededir ve ben buradan içtenlikle o insanı tebrik ederim ama ben betimleme aramadım bu kitapta. Çünkü gerçekten, o kadar fazla olay bir anda oluyordu ki beyninizin ısınması kaçınılmazdı. Üslubu da mükemmeldi diyorum kısaca canlar, MÜKEMMELDİ.

Okumalı mısınız? Hemen.
Okuduğum en iyi on distopya eserinden biri miydi? Evet.
Serinin devamı bende var mı? Evet.
Okuyun, okutturun.

İlgilenebileceğiniz diğer yazılar:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir