Ruhsuz – Jodi Meadows

Ruhsuz
Orijinal Adı: Incarnate
Yazar: Jodi Meadows
Yayınevi: DEX
Sayfa Sayısı: 341
Çevirmen: Taylan Taftaf
Puan: 5

Arka Kapak;
Binlerce yıldır, Sınır’da milyonlarca ruh yeniden, yeniden dünyaya geldi, her bir yeni yaşamda da geçmiş yaşamlarındaki anılarını ve deneyimlerini beraberinde getirdi. Ana ise bir Yeniruh: yani Ana doğduğunda bir başka ruh yok oldu. Kimse bunun sebebini bilmiyor ve bu, bir felaketin habercisi olabilir.

Ana’nın Yeni ruh olmasından rahatsız olmayanlar da var. Bunlardan biri olan Sam, yalnızca bir kez yaşayabilecek olan bir ruhu sevebilecek mi? Peki Ana’nın düşmanları, insanlar ve yaratıklar, onların birlikte olmasına izin verecek mi?
Ana varoluş sebebini açığa çıkarmak zorunda. Fakat onun bu arayışı, reenkarne olup olmayacağını öğrenmek için gittiği Kalp şehrini ve reenkarnasyon yasalarını sonsuza dek yok edebilir.

Değerlendirme;
Selam olsun size okuyucularım! Yılların favorilerinden biri olarak değerlendirdiğim, hediye olarak geldiği ilk günden beri hem kapağı hem de güzel kurgusu ile beni kendine bağlayan Ruhsuz yorumu ile karşınızdayım. Tahmin ediyorum ne dediğinizi, ben zaten bu yorumu yıllar önce yazmıştım. Ancak eski blogumdan buna atarken biraz düzeltme yapayım dedim ve bir bakmışım her şeyi sıfırdan yazıyorum. Anlayacağınız sanırım on yedi yaşındaki halim ile yazdığım yorumdan birazcık farklı olacaktır. Çok uzatmadan hemen kitabımızın kapağından itibaren yoruma girelim.

Kapak bu kitabın en dikkat çekici kısmı. En azından benim için öyle diyeyim. İlk elime geçtiği zamandan beri kitaplığımda en güzel bulduğum kapaklar içinde her zaman ilk üç arasında yer alıyor. Normalde en nefret ettiğim şeyin kitabın kapağında karakter yüzü olması olduğunu bilirsiniz, bundan hiç hazzetmem. Ancak Ana’nın yüzünü o kelebek maskesi ile gördüğüm ilk andan beri her zaman ana karakterimizin yüzü olarak kapağı benimsedim ve nitekim mükemmel derecede de kitaba uydu. Kapağa ait en sevdiğim kısım kesinlikle maskenin kelebek olması. Neden kelebek? Çünkü Ana yüzyıllardır reenkarne olan bir insan topluluğunun içinde dünyaya geliyor. Diğerleri gibi sayısız hayatı olmamış. Alacak mı belirsiz. Bu da onu bir kelebek gibi, bir günlük, bir hayatlık ve kırılgan yapıyor.
Modelinden renklerine, baskısına, anlamına. Kapak benim her zaman seveceklerim arasında anlayacağınız üzere.

Kurgu konusunda söze nasıl başlayayım bilmiyorum çünkü bu kitap hakkında gerçekten kötü incelemeler okudum. Ciddi ciddi kitap kötü olarak yorumlanmıştı ve bende elime alırken dendiği kadar kötü bir şey bekliyordum. Asla bir ön yargı oluşturmamıştım ve şimdi geriye dönüp baktığımda bunu yaparak kitabı ertelemediğime şükrediyorum.
Açık olayım, kitap çok hoş – hatta benim kriterlerime göre kesinlikle mükemmel orijinallikte- bir kitaptı arkadaşlar. Fantastik ve yeni şeyler seven herkesin beğenerek okuyacağı bir kitaptı bence, bu kadar yermek neden onu hala çözemedim. Elbette bir genç-yetişkin romanından kusursuz bir kurgu beklemek ve tüm karakterleri sevmek imkansızdan da öte bir şey ama en azından bu türü sevenlerin hızlıca okuyabileceği oldukça iyi bir kitaptı diyebilirim. Zaten azıcık inceleyen herkesin bildiği üzere kurgunun tamamı b
aşlı başına yeni bir şeydi bunu belirtelim. Normal olarak dünyanın yapısı falan aynıydı, insanlık aynıydı, nüfus kısıtlanmıştı o kadar. Ama tarihin sıfırdan bir tarih olması farklı teknolojiyi, farklı yönetimi göz önüne getiriyordu.
Birkaç küçük detay vereyim size göreceklerinize dair. Çoğu şey günümüzden alışık olduğumuz şeylerdi. Örneğin fabrikalar, maden işçiliği, cep telefonu gibi kullanılan ve daha fazla fonksiyonu olan SED’ler. (SED’in ne olduğunu şöyle söyleyeyim, Stef adlı ruh teknolojiden sorumlu gibi bir nevi onun yaptığı çok fonksiyonlu iletişim aracı. Ben aklıma hep klasik bir akıllı telefonu getirerek okudum. Artık ne kullanıyorsanız okuduğunuz dönemde onu hayal edin bence.) Teknoloji yer yer bizden daha gelişmiş ve sıfırdan şeyler var, bunların dayandırıldığı sebepler ve icat edilme amaçları belli olduğu için teknolojik yenilikleri kısacık bir zamanda kavrıyorsunuz. Şehir algısı bizim yaşadıklarımıza oldukça yakın. Kalp isimli şehrin tek farkı tam merkezinde devasa, canlı biri ritme sahip olan bir kulenin olması. Bu oldukça kilit bir nokta ve bu sebeple kitabı okurken bu kuleyi aklınızın bir kenarına yazmanızı öneririm. Bu kurgunun içindeki yenilikler anlamanızı zorlaştırmadığından kendinizi bir anda karakterlerin ve hikayenin içinde buluyorsunuz zaten.

Kitabın başında ilk tanıdığınız kişi Ana oluyor. O bir yeniruh ve kendisinden nefret eden bir ebeveyni var. On beşinci sayfadan sonra bunu anlayacaksınız, lanet bir kadın. Doğumundan beri Ana’nın yaşadığı travmanın asıl sebebi desek yalan olmaz. Sonuçta Ana oldukça büyük bir olay ile doğdu, onun doğumu bile yüzyıllardır reenkarne olan bir ruh yeniden dünyaya gelmedi. Ne olursa olsun ona kötü davranması bencilceydi ve başına gelenlere pek üzüldüğümü söyleyemeyeceğim. Bir süre tanıdıktan ve karakterimize hakim olduktan sonra, Ana’nın cevaplar bulmak için büyük bir kararlılık ile Kalp Şehri’ne gitmesinin ardından kitap tam anlamıyla başlamış oluyor. Ormandaki kısacık yolculuğu en korkulan yaratıklardan biri tarafından kesilince karşısına Sam çıkıyor. Sam. Onu nasıl anlatsam da siz mükemmelliğini anlasanız.

Sam’in kişiliği mükemmel ötesi. Eski hayatlarından beri tek bir şeyi yapıyor. Bu şey müzik. Belki de bu karaktere bu kadar bağlanmamın sebebi bu. Müzik tıpkı Sam gibi benim hayatımın da kopmaz bir parçası. okuduğum süre boyunca Dossam benim gerçekten bayıldığım bir karakter oldu. Kitaptan bağımsız olarak düşünüyorum ve hayatımda en çok sevdiğim karakterler arasına daha ilk kitapta girdi kesinlikle. Bir yerde kendime benzettim demek yanlış olmayacaktır, müzik onun ruhu. Notalardan oluşan bir karakteri sevmemek gaddarlık olurdu.
Bunu şöyle anlatayım bence, hayatınız boyunca bildiğiniz her müzik aletini yapan şahsiyet o. Piyano, flüt, keman, çello, obua aklınıza gelebilecek her şey. Bazı insanlar için müzik su gibi bir şeydir. Dossam’in yaptıkları, karakter yapısı, konuşmaları ve icraatı mükemmel. Keşke bende daha fazla enstrüman bilseydim, bu kadar çok şeyi hissedebilecek bir hayatım olsaydı diyorum şuan. Yahut hayatlarım. Komik bir detay da vermeliyim aslında, en sevdiğim fantastik yaratık olan ejderhaların en sevdiğim karakterlerden biri olan Sam’e takmaları beni yıprattı kitap boyu. İnanın isyan ettim.

Kişisel yakınmamı yaptığıma göre olaylara geçeyim.
Bildiğiniz üzere Ana sevilmeyen bir karakter. Çünkü insanlar korkuyor, doğumu Ciana isimli ruhun tamamen kaybolmasına sebep oldu. Bu insanların daha önce karşılaşmadığı bir şey. Bazı insanlar ona sırt çeviriyor bazıları da yanında oluyor. Yan karakterler güçlü ve hepsi çok iyiler. Örneğin Sarit, Whit, Orrin, Stef, Menehem, Meuric gibi. Hepsi iyi insanlar değiller ama karakterleri ve amaçları güzel. Bu tarz yan karakterlere bile dikkat edebiliyorsunuz. Her birine bir şeyler hissediyorsunuz ve bu yazarın kalemiyle alakalı bir durum. Kesinlikle iyiydi.

Oturmayan bazı kısımları vardı elbette, zaman kavramı çok aceleciydi. Sadece iki sayfa içinde birkaç ay birden geçtiğini falan görüyorsunuz bence zaman biraz daha yavaş alınarak olaylar uzatılabilirdi. Konusuna rağmen kitap kısa geldi bana çünkü. Hoş bir yaratım, yeni bir mantık ve kurgu ama kitap kısa ve bir şeyleri anlamanız için ikinci kitaba muhtaç oluyorsunuz. Sevmediğim ikinci yanı ise Tapınak kısımlarıydı. Hani size şu bahsettim uzun kule. Okuyunca anlayacaksınız, kadın kitap boyunca güzel yazmıştı, betimlemeleri yerindeydi, anlatımı yerindeydi ve kitabı okudukça sizi içine çekip görüntüleri gözünüzün önüne getiriyordu. Ama ne olduysa tapınak kısımlarında özellikle o kadar betimleme ve sürrealist cümleler eklenmişti ki bazı paragraflar sadece üsttekinin tekrarı gibi geliyordu. Janan isimli karakteri tanıyacaksınız zaten, Janan kısımları da öyleydi. Konuşmaları belli belirsizdi, “bunu kim dedi ya?” diyerek paragrafı yeniden okudum bir iki kere. Dışında dediğim gibi anlatım da oldukça güzeldi ve yerindeydi.

Benim için hoş bir kitaptı, bence okumalısınız. Balo kısmına özellikle dikkat edin lütfen. Çok güzeldi orası ben acayip duygulanmıştım. Örümcek kuşunu bile sevdiğim düşünün, ben! Ben; kanatlı olan her yaratığı yok etmek isteyen ben! (Ejderhalar meclis dışı elbette.)

Okuyun, okutturun. Sizi seviyorum!
Ve yaşasın örümcek kuşları!

İlgilenebileceğiniz diğer yazılar:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir