Bininci Kat – Katherine McGee

Bininci Kat
Orijinal Adı: The Thousandth Floor
Yazar: Katharine McGee
Yayınevi: DEX
Sayfa Sayısı: 516
Çevirmen: Elif Öztarhan
Puan: 4.5

Arka Kapak;
Manhattan’a hoşgeldiniz.
Yıl: 2118
Günümüzden yüz yıl sonrası…
Yenilikler ve hayaller şehri New York’tasınız.

Burada herkes bir şeyler ister ve herkesin kaybedecek bir şeyleri vardır.
Avery, Leda, Eris, Rylin, Watt… Bin katın farklı seviyelerinde, bambaşka hayatlar süren beş genç.
Günümüzden çok farklı bir dünyada, teknolojik lüksün imkânlarıyla en üst kata çıkmanın yollarını arıyorlar. Ama akıllarına asla getirmedikleri bir şey var: Bu kadar yükseğe çıkarsan, aşağı düşmekten başka seçeneğin kalmaz.
Bininci Kat’a, serinin ilk kitabıyla çıkmaya hazır mısın?

Değerlendirme;
Selamlar selamlar, yeni blogumda yazdığım ilk kitap yorumuna hepiniz hoşgeldiniz! Uzun zamandır ilk defa yorum yazıyorum, her zaman da söylüyorum, yazmayı özlemek gibi bir şey yok gerçekten. Bugün sizlere yeni çıkmış -sayılır bence- taze taze, bol entrika ile dolu Bininci Kat’ın yorumu ile geldim. Açık olayım kitaba başlarken dört buçuk verecek kadar seveceğimi hiç tahmin edememiştim. Böyle kendi halinde distopya mı desem bilim kurgu ve genç-yetişkin arası bir şeydir sanırım diyordum. Yok efendim, lafımı yedim. Çünkü bu okuduğum kitap gerçekten, gerçekten ama gerçekten çok güzeldi!

Kapağı kitap ilk çıktığı dönemden beri göz dolduruyor zaten. Yabancı blogger’ların sayısız fotoğrafta kullandırarak bizleri kıskandırdığını da düşünüyorum, oldukça orijinal ve tam da sevdiğim gibi sade bir kapak. Aslında bir noktada isterseniz bana obsesif diyebilirsiniz, muhtemelen buna dikkat eden tek insan da benim, yine de bizim basımımızda kulenin sarımtırak olması hiç hoşuma gitmedi. Hele o mor ile yazılmış olan yazar ismi… Hani o soğuk tonlanmış olan kapağın böyle sarı olması beni şaşırttı biraz. Pek sevmedim. Bu tarzda olsa da bir de o font bizim olmalıydı bence. Orijinal olan yazı öyle zengin bir şekilde duruyor ki eksikliği kapağımızda bariz. Puan kesmeme falan sebep olmadı hayır ama bu kitaba güzel bir cilt ve tamamen soğuk tonlarda yapılmış olan Harper Collins basımı yakışırdı diye düşünüyorum ne yalan söyleyeyim. Hani kaliteli bir kopyası gibi olmuş daha çok. Kapağımızda o meşhur Kule, bin katlı ve yukarı çıktıkça daralan, göz dolduran bir yapı. Sadeliğine, kitabı temsiline, yazısına kadar oldukça sevdim kısacası. Yine de HC basımının bir resmini koyacağım, demek istediğimi o zaman anlayacaksınız diye düşünüyorum kesinlikle.

Kitabın asıl beni kendine hayran eden noktasına gelmek istiyorum şimdi. O kurgu. Amanın, o ne kurguydu böyle. Hırs, dostluk, karmaşa. Hepsi bir aradaydı ve tek kelime ile… Enfesti. Kitabı anlatmaya şöyle başlayayım. Bin katlı bir kule var. Hiç uyumayan şehrin, New York’un gözdesi Manhattan’ın merkezinde. yükseldikçe lüksün ve zenginliğin arttığı bir kule bu. Kendi caddeleri ve taksileri olan, yukarı çıktıkça daralan bir Kule. Ana karakterlerimiz ise bu katın farklı yerlerinde oturan gençler. Bininci katta tek başına oturan Avery, genetik her özelliği dikkatle seçilmiş, Kule’de ki daireleri kadar pahalı bir şekilde tabiri caizse yaratılmış, melekleri andıran bir kız. Onun en yakın arkadaşı Leda, uyuşturucu ile başını daha önce belaya sokmuş, kendini hep sönük hissetmiş ancak Ave ile kurduğu arkadaşlık sonucunda bu yetersizlik hissini içine gömmeyi başarmış bir genç kadın. Kızıl-sarı saçları ve hafif burnu kalkık tavırları ile doktor bir babanın kızı olan kibirli Eris, hayatını zor bir şekilde kazanan, partilerden hoşlanan ve kız kardeşini büyütmeye çabalayan Rylin ve son olarak, kafasının içinde korkunç, onu ölüme götürecek kadar korkunç bir sır saklayan Watt. Her biri kendi hayatlarında kaybolmuş, tam değişim evresinde gençler. Kitabın başında bir sahne okuyorsunuz. Kitabın son beş sayfasına kadar anlamlandırmakta zorlanacağınız bir sahne. Bir ölüm.  Yirmi beş senedir ilk defa Kule’den düşen genç bir kadın, ölümü sayısız soru ile gelmesine rağmen kimse neden atladığını ya da itildiğini bilmiyor. Ama kitaba tam olarak bu travma ile başlıyorsunuz. Açık olayım, bilmemek beni kudurttu. HEMDE ÇOK FAZLA. Öğrenmek için kemiklerim sızladı kitabı okurken diyebilirim. Sonunda öğrendiğimde ne oldu dersiniz? Nasıl anlamadığıma yandım. Karakter dinamiğinin yüksekliğinden dolayı her birinin bölümüne girdiğinizde hem kendi hayatlarını hem de onları birbirlerine bağlayan olay kurgusunu güzelce okuyorsunuz. Her birinin kendi hikayesi yanı sıra, onları bir araya getiren olayı okumak benim için çok zevkliydi. Biraz spoiler olabilir ama anlatmak ve rahatlamak istiyorum açıkçası o sebeple kurguya biraz girmek istemiyorsanız  buradan paragrafın sonunda kadar gelen tüm kısmı geçin siz en iyisi. Şimdi söylemem gereken bir şey var ki kitap boyunca tek bir insanın değişimi sizi şoka uğratacak. Kim olduğunu söylemeyeyim ama başta içinizin ısınacağı, masum görünen dünya tatlısı biri diyelim bu insana. Olayların işleyişi ile kafayı mı yiyor desem, kalp kırıklığını kaldıramayıp kendini manyaklığa mı vuruyor desem bilemiyorum ama inanın, sizi şok edecek bir değişim geçiriyor. Zaten ikinci kitabın tamamen bu durumdaki malum insan ve diğerleri arasında geçtiğini, o başta okuduğunuz ölümün kime ait olduğunu, sonuçlarının ne olacağını tahmin edebiliyorsunuz. Beni sanırım çeken de bu oldu. Örneğin üvey ağabeyi Atlas’a hissettikleri ile zihinsel bir karmaşaya sürüklenen ama bunu asla dışarı yansıtmayan Avery, ailesinin dağılması ile yüksek katlardaki yerini kaybederek aşağıya düşen Eris ve Eris’in karakterinin yaşadığı o sıcak değişimi, hayatını kazanmak için çalışan ve bir partiye temizlikçi olarak gittikten sonra kalbinin sesini dinlemeye karar veren Rylin… Hepsinin kendi karmaşaları öyle güzeldi ki. özellikle Watt. Yasak olan bir kuantım yaratmış olan dahi Watt. Kesinlikle en sevdiğim karakter kendisi oldu çünkü kalbi tertemiz olan tek kişi o bütün bu karakterler arasında. Kule atmosferi dışında verilmiş olan diğer kısımlar da oldukça heyecan vericiydi. Teknolojiden geri kalmış Manhattan ve dünyanın diğer bölgeleri, her büyük şehrin kendi Kule’sini inşa etmiş olması ve en güzeli de aşağı katların o pis atmosferi. Hani bin kat çok da küçümsenecek bir boyut değil biliyorum ancak beni şaşırtan şey bininci katta dünyanın en üstünde olduğunuz gerçeği kitapta on sayfada size verilmişken bir anda otuz ikinci kata giderek uyuşturucu, bakımsız evler, tahammülsüz insanlar ve zor şartlar görmeniz. Hayatın basit bir kuralının Kule gibi bir şeyle sembolize edilmiş olması oldukça iyiydi. O amaçla sembol olarak kullanılmamışsa bile okurken kitap boyunca ben bunu gördüm. Hayatın adaletsizliğini. Yaşananların masum, belki de sadece kafası karışık bir insanı ne kadar değiştirebildiğini ve bunun sonuçlarının ne kadar ağır olduğunu. Genç yetişkin romanına göre oldukça hoş geldi bana açıkçası.

Kitap hakkında sevmediğim sadece iki şey vardı. Birincisi dış atmosferi her ne kadar sevmiş olsam da yeteri kadar alamadım. Örneğin karakterlerimizden biri lüks ve fakirlik arası kabus bir geçiş yaşıyor, onun üzerinde durulmuş olmasına rağmen biraz daha teknolojisi olmayan kısmı görmek isterdim açık olayım. entrikalarda oldukça eğlenceli olabilirdi. Belki ikinci kitapta bolca görürüz bunu, umuyorum görürüz yani. Her şey refah içinde kalmamalı bence, keza bu sıcak arkadaş grubunun başına gelenler kitabın sonuna kadar bize hiçbir şeyin aynı kalamayacağını net bir şekilde gösteriyor zaten.  Sevmediğim diğer kısım ise uyuşturucu muhabbeti oldu. Anlıyorum, insanların yanlış bir yolda olduğunu falan görüyoruz ve bu bir yerde akıllıca ama kitabın sonunda olan o olay -inanın anlayacaksınız- ve uyuşturucunun insanın kontrolünü ele alması muhabbeti bir genç romanına yakışmadı çok fazla. Yarım puanı sadece bu noktadan kırdım, uyuşturucu bağımlısı birinin yaptığı korkunç şey yanına kalıyor ya? Kudurttu beni. Eminim bu ikinci kitabın etkileyici bir başlangıca sahip olması için yapılan bir hareketti ama keşke daha farklı daha bencilce sebeplerden bu yaşanmış olsaydı. Dediğim gibi şuan pek anlam ifade etmiyor olabilir dediğim kısım ancak okurken bana hak vereceğinize eminim.

Son olarak yazarımızın üslubundan kısaca bahsedeyim ve müzik listemi vereyim kitap için ne dersiniz?
Kitabın tamamı başta bahsetmiş olduğum beş gencin gözünden anlatılıyor. Bir bölüm Avery, diğeri Leda, sonraki Watt belki sonra Eris. Böyle ilerliyor ancak hiçbir karmaşa yaşamadan ilerliyor kitabın tamamı boyunca. Dili akıcı, bu karakter geçişlerinde kendi hikayeleri ile olayın tamamını birbirine güzelce bağlayacak kadar iyiydi. Bu noktada yazarın editör olmasının büyük etkisi var bence. Hani hayatınızı başka insanların kitaplarını akıcı ve profesyonel olmasına çabalayarak kazanan bir insanın üslubunun kötü olması bence imkansız ötesi. Uzun lafın kısası, üslubu da oldukça yerinde ve dinamikti.
Müziklere gelecek olursam. Kitabı aslında sadece üç şarkı ile dinledim ve bunları size paylaşmak istiyorum.
Unions – Bury
Hurts – Mercy
Of Monsters and Men – Thousand Men
Neden bilmiyorum ama bunları dinleyerek geçirdim tüm kitabı. Okurken size de mutlaka öneririm, özellikle Bury’i Atlas ve Avery sahnelerinde sık sık dinledim. Sadece bir fikir olsun size bu da.

Ben cidden sevdim, bu kadar beğeneceğimi beklemiyordum bile açıkçası. Mutlaka okumanızı isterim hızlı geçecek bir genç-yetişkin romanı arıyorsanız. O entrika enfesti. O dram daha güzeldi. Şimdiden iyi okumalar, sizi seviyorum!

İlgilenebileceğiniz diğer yazılar:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir