Meleklerin Kanı – Nalini Singh

Meleklerin Kanı
Orijinal Adı: Angels’ Blood
Yazar: Nalini Singh
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 399
Çeviri: Bilge Turan Zourbakis
Puan: 5

Arka Kapak;
Tehlikeli bir yakışıklılığa sahip olan New York başmeleği Raphael, vampir avcısı Elena Deveraux’ya bir iş teklif etmişti. Ancak Elena’nın bu sefer peşine düşmesi gereken yolunu kaybetmiş bir vapir değil, çok daha tehlikeli, çok daha deli bir avdı.
Avının peşinde Elena bir yandan hızla tutkunun eşiğine sürüklenirken, bir yandan da hayatı için mücadele ediyordu ve hayatını kurtarsa bile Raphael’i baştan çıkaran dokunuşlarına yenik düşmesi kaçınılmazdı. Çünkü başmeleklerin oyunu söz konusu olduğunda ölümlülerin hiç şansı yoktu…

Değerlendirme;
Melekli bir kitap okuyalı öyle uzun zaman olmuş ki gerçekten yüzüme yüzüme çarpan kanat tasvirlerine olan özlemimden elimden bırakmadığım ve bir günde utanmadan bitirdiğim bir kitabın yorumuyla birlikteyiz. Kitabı aşırı beğendim, o kadar beğendim ki çevirisini umursayıp bir puan dahi kırmadım kitaptan.
Meleklerin Kanı aslında Artemis tarafından ülkemize gelmiş, ancak devam etmeyeceğini anladığımızda umutları kestiğimiz kitaplardan biriydi. Bende bu basımı vardı ve yazın ortalarından biraz okumayı denemiş reading slump dolayısı ile devamını getirememiştim. Sonunda Yabancı tarafından basıldığında o mükemmel kapağa, harika cilde ışık görmüş sinek gibi koştum ve iki kitabı bir anda aldım.

Kapaktan başlayayım. Artemis’in kapağından sonra -gerçekten… bu kitap o kapakla olamazdı…- bu kırmızılı kapak o kadar çekici ve güzel oldu ki puan vermeyi bile düşünmedim. Hele cildinin içindeki o kanat detayı ile beni tam anlamıyla baştan çıkartmıştı. Arka kapaktaki ufak değerlendirme köşeciği fikri bayağı hoşuma gitti, başka kitaba yapılsa belki de o kadar güzel olmayacaktı ama bu meleklere cuk oturmuş. Saydığım bu sebeplerden ötürü kapağına tam puan verdim. Hak ediyor kesinlikle.

Kitabımızın kurgusu anlayacağınız üzere meleklerle alakalı. İnsanlığım meleklerden ve vampirlerden haberdar olduğu bir dünya düşünün. Başmelekler tarafından ahenkle -yeri geldiğinde şiddet ile ki bunu kitapta göreceğiz ancak spoiler olmaması adına çenemi kapalı tutuyorum- yönetilen ülkeler, bölgelerde lonca adı verilmiş bir oluşum var. Lonca meleklere dolaylı yoldan hizmet eden bir avcı kurumu. Kurum demek ne derece doğru olacaktır emin değilim ancak doğuştan avcı olanlardan tutunda farklı şekilde bu yola gelen insanlar dan oluşan bir ekip diyebiliriz. Ana karakterimiz Elena ise bir Lonca avcısı. Adını duyurmuş, en iyilerinden biri özellikle. Elena bir görevi tamamladıktan sonra adına gelen bir görev talebi ile Melek Kulesi’ne gidiyor ve kitap bu andan itibaren başlıyor. Tüm meleklerin gökyüzünde rahatça gezdiği üstelik insanlar tarafından normal karşılandığı dünyada bir Melek Kulesi görmek beni şaşırtmadı okurken. Çünkü Melek Kulesi’nin aslında kitapta olmasının asıl amacı meleklerin gücünün bir sembolüydü ve yazar bunu aşırı derecede güzel bir şekilde bize sağlamıştı. Okurken dinleri göz önünde bulundurup mantıksız bulacak okuyucular olduğunu tahmin ediyorum. Başta bende Hristiyan görüşlerin etkisinde çok kalmış olabileceğini düşündüm. Çünkü örnekte zaten böyle melek kitapları bolca var. Ama sizi temin ederim Meleklerin Kanı’nda dinle bağdaştırılacak hiçbir şey yok. Çünkü fantastik kurgu elimize öyle verilmiş ki meleklerin dinlerde var olan parçalar olmaktan ziyade kitapta kurgulanmış halleriyle görüyorsunuz. Güçlü kurgunun en mantıklı yanlarından biri bu his oldu, arkada perdelenmiş bir gerçeklik payı yoktu.
Kurgunun devamından kısaca bahsedeceğim, spoiler olmayacak ama hiçbir şey bilmek istemeyen bu paragrafı atlayabilir.
Önce asıl kurguya girmeden size vampirlerin bu kitapta nasıl doğduğundan bahsedeyim. Zira bu benim en çok dikkatimi çeken kısım oldu kitapta. Çünkü “ısır beni Edward” döneminin tam anlamıyla kapandığını hissettim. Melekler onlara hizmet etmeleri karşılığında belli sayıda insanı vampirlere dönüştürüyorlar. Onların himayesinde kalan vampirler ise artık ne kadar süre için anlaşmışlarsa bu kadar zaman onlara hizmet ediyorlar, sonra özgür kalıyorlar.
Büyük bir görev alan Elena mantıksızlığa rağmen bunu kabul ediyor. Raphael -New York’un kuzguni siyah saçları, özel yontulmuş heykelimsi baş meleği- tarafından ona verilen bu görev Elena’nın sıradan vampir avlarından biri değil. Birlikte çalışmak zorunda kaldıklarından Elena sürekli onu küçümseyen, dalga geçerek canını yakan meleklerin ortasında daha da hırçınlaşan bir çocuğa dönüşüyor ve burada ise bizim baş meleğimizin dikkatini çekiyor.
Bir süre direniyor elbette, bu süreçte biz de bin kere çığlık atma isteği ile yeter Elena neye direniyorsun herif zaten istediğini almaya alışık triplerine giriyoruz. Anlayacağınız, nereden anlatsam spoiler olacağından sadece mırıldanabileceğim bir kurgusu var.
Karakterleri her açıdan fazla mükemmeldi. Elbette bazı karakterlerin bu kadar mükemmel olması beni rahatsız etti, özellikle sonradan olacaklara ipucu veren karakterler vardı. En yaşlı başmeleğimizi okurken siz de benim gibi düşüneceksiniz. Elena’nın geçmişi güzeldi ama bir şekilde yarım gibiydi daha fazla olmasını istedim. Bir yerden patlak vermesini istedim. Eminim ki ikinci ve üçüncü kitapta daha çok göreceğiz bu yüzden bilgisiz bırakılmamızı çok aşırı kötü olarak görmüyorum. Dmitri yani en güçlü vampirlerimizden biri benim en patavatsız karakter favorilerimden biri oldu. Yani kitabın yarısına doğru biraz tiksindim ama sonra Raphael için yaptıkları ve olduğu asıl kişi ile beni çok etkiledi. Yaşasın vampir Dmitri! Bunun yanında lonca avcılarının birkaç tanesini kitap boyunca tanıyordunuz, bunlar güzeldi. Sadece “O” olaydan sonra yaptıkları mantıksızdı. Madem bu kadar çok seviyorsunuz daha çok deneyin, daha çok uğraşın dedim samimi olarak söylüyorum bunu size. Gökten iki yıldız gibi kaymışlar sonuçta. Ama totalde serinin uzun olduğunu bildiğimden karakterlerin hikayelerinin tamamlanacağını umarak puanlamamı yaptım ve eksiklikleri gözardı ettim.

Kitapta bir diğer gözardı ettiğim şey ise çeviriydi. Yorumun başında biraz yazdım ve burada dökeceğim iyice. Kitabın İngilizce e-book hali de eski Türkçe basımı da bende var. Zaten başlarını okuduğum eski basımın çeviri çok iyiydi, orijinal dille neredeyse aynı şekilde ilerliyordu. Ama bu çeviride sürekli espriler, anlık sözler kaybolmuştu. Yani alıntı alacağım yerleri bilmeme rağmen kitap elimdeyken sadece üç yeri işaretleyebildim. Sorun bende de olabilir pek emin değilim ama elbette bu hızlı okumamı engellemedi. Sadece sanki bir şeyler eksikti çeviride yer yer böyle gülmeniz gerektiği bir sahne bir sonraki cümlenin arkasında kayboluyordu. Pek sevemedim o açıdan. Yine de her iki şekilde kitabı ilerlettiğimden -İngilizce ve Türkçe olarak ilerledim- eksik sahneleri tam anlamıyla doldurma fırsatım oldu. Bu şekilde yazarın bu kadar çekici bir üslubu olduğundan puan kırmaya da elim varmadı desem yeridir.
Beş puan verdim, gayet severek okudum ve serinin devamının çıkmasını dört gözle bekliyorum kesinlikle Herkese önereceğim, çok çok çok çok çok beğendiğim bir melek romanıydı. Son zamanlarda meleklere de hasret kalıyordum ve bu kitapla yeterince tatmin oldum bir süreliğine.

Sizleri seviyorum! İyi okumalar.

İlgilenebileceğiniz diğer yazılar:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir