❝ İç Huzur ❞

Bazen o hiç bitmeyen hayatın ortasında durup, “Yeter, bende insanım!” diye bağırmak geliyor içimden. Ben de insanım. Ben de senin kadar kırılgan, senin kadar korkak, senin kadar yorgunum. Hiç bitmiyor bu hayat. Akmayı hiç kesmeyen bir nehir gibi, zaman zaman hızlı, zaman zaman yavaş. Ama her zaman hareket halinde. İşte bu zamanlarda ne yapacağımı bilmeden duruyorum, aklımda tonlarca soruyla, içimdeki sıkıntının beni parçalamasını bekleyerek.
Peki böyle mi olmak zorunda? İşte buna inanmamak için her şeyimle çabalıyorum. Sahip olduğum her şey ile. İç huzur diyorum buna. Bir insanın kendi ruhuyla, kendi zihniyle barışık olması. Huzur. Zamanla, bu iç huzurun gerçekten gidebilecek, sizi bu karmaşada yapayalnız bırakabilecek bir şey oluğunu öğrendim. Zihninizin size düşman olabileceğini, isteğiniz dışında çalışarak size zorluk çıkartabileceğine şahit oldum. Yine de bir saniye olsun çabalamayı kesmedim. Kesmek istemedim, bundan daha fazlası olduğuma, olduğumuza inandım.

Biliyorum, bir yerlerde aynı benim gibi hisseden insanlar var. Belki çok uzakta, belki asla bu yazıyı okuyamayacaklar ama ben yine de yazmak istiyorum. Çünkü bende aynılarını her gün hissediyorum. Bir insanın zihninin kendine düşman olmasının nasıl hissettirdiğini biliyorum. Biliyorum ve anlıyorum, anlıyorum ve çabalıyorum, çabalıyorum ve yaşıyorum. Elimden geldiği en güzel şekilde. Eğer çabalamazsam şikâyet etmeye hakkım olmayacağını biliyorum. Eğer çabalamazsam söylenemeyeceğimi, eğer çabalamazsam denemeden kaybetmiş olacağımı.
Bu kadar zayıf olmak istemiyorum. Böyle zayıf olduğumu kabullenmek, güçsüz hissetmek. Bunların hiçbirini kendime yakıştıramıyorum.
Blog yazdığım yıllar boyunca asla şeffaf bir insan olmadım. Bunu bir nevi savunma mekanizması olarak düşünebilirsiniz. Bir çeşit duvar. Bundan asla pişmanlık duymadım da. Her şeyini ortada yaşayarak geçiren insanlardan olmak bana uygun olmadı asla. Böyle yaşamayı sevenlere imrenmediğimi söyleyemem, kendilerine korkunç saygı duyuyorum. Neden mi? Çünkü kendileri hakkında denebilecek şeylere asla aldırmamayı gerçekten başarıyorlar. Tuhaftır ki yavaş yavaş bende bunu hayatıma sokmayı deniyorum. Farklı olmak ya da onlar gibi olmak adına değil. Ben hala bu kapalılığımı koruyacağım evet, yine de, en azından düşüncelerime yol veren ben olacağım. Korkularım değil. Ben.

Peki ruhum ve aklım birbirleriyle anlaşamadıklarında bana ne oluyor?
İşte bunu söylemek istiyorum şimdi. Neler oluyor. İlk belirti stres. Yapım gereği zaten oldukça stresli, fazla düşünen, ince eleyip sık dokuyan bir insanım. Düzenliyimdir, düzenli sayabilirim kendimi, ancak ne zaman bu stres faktörü ortaya çıksa etrafımda olan her şey üzerindeki kontrolü kaybetmeye başlıyorum. Bunun ne basit belirtisi kesinlikle etrafımın dağılmasınıdır. Masamın, kitaplığımın, defterlerimin, kalemlerimin… Zihnimdeki dağınıklığı her şeye vururum. Sık unutmaya başlarım. Etrafımdaki her şeye dikkatimi veren biri olmama rağmen bir şeyler hep gözümden kaçmaya başlar. Normalde asla hata yapmayacağım şeylerde bocalamaya başlarım, enerjim düşer. Ne yazık ki bu durgunluğum insanlara da yansır. Bu vücudumun stresli olduğumu belirtmek için başvurduğu bir yol. Uzun süre stres kaybolmazsa içimde asla bitmeyen bir yumak oluşur ve büyümeye başlar. Korku ve acı yumağı diyorum ben buna. Hayatım boyunca yaşamaktan korktuğum her şey, bana acı veren her şey içimde birikir, birikir ve sonunda baş edemeyeceğim bir karmaşa halinde göğsümde oturur. Bunun olduğu zamanlar en fazla düşündüğüm zamanlardır. Kafam hiç durmayan bir çark gibi döner durur. En korktuğum şeyleri çeşitli senaryolar halinde bana sunar. Bu süreç de geçmezse içimdeki duygu paniğe dönüşür. Tam da bu noktadan sonra olaylar içinden çıkılmayacak hale gelir işte. Çevremdeki insanlardan uzaklaşırım, insanlara ve insanlığa olan tahammülüm neredeyse sıfırlanır. Normalde sulu gözlü biriyimdir ama bu sefer dinlediğim ufacık şarkı bile beni ağlatmaya yeter. Okuduğum bir cümle. Gördüğüm bir çocuk, izlediğim yıldızlar. Her şey. İnsanları üzmeye, agresifleşmeye başlarım. elimde azıcık kalmış olan güvenimi de alır, o diktiğim buzdan duvarın arkasında yalnız bir şekilde oturur dışarıyı izlerim bulanık bir şekilde. Benim için en zor, en acı verici nokta kesinlikle bu. İnsanlara ihtiyacım olduğu halde kendimi uzaklaştırmam, sevdiğim insanlara kaba davranmam ve kısacası… kötü şeyler düşünmem. Dah aönce bu noktaya çok geldim. Beni gerçekten çok zorlayan, uzun, bitmek bilmeyen bir süreçti. En son ne zaman buna yakındım anımsamıyorum, çok uzun süre önce olmadığını biliyorum sadece. Yine de zihnimin bana yaptığı çok büyük bir iyilik var. Geçmişteki her acıyı unutmak.

Peki neler yapıyorum böyle hissettiğimde?
Peki size neler yapmanızı öneriyorum böyle hissettiğinizde?

Elbette, hepimiz farklı insanlarız ve benim yaptıklarım sizlere birebir uymak zorunda değil. Yine de benim gibi hisseden birileri olması umuduyla yazacağım kendimi bu hislerden kurtarmak için yaptığım şeyleri.

İlk olarak. Kafanızdan bu acıyı çekenin tek siz olduğunuzu, kimsenin sizi anlayamayacağını, kimsenin sizi sevmediğini düşünmeyi kesin. Herkes sizi sevemez, herkes sizi anlayamaz ama çevrenizde tutmanız gereken o güven dolu insanları yok saymak sizden çok onları incitiyor. Özellikle siz onların zor zamanlarında yanlarında olmuşsanız. Çünkü onları uzağa iterek kendilerini değersiz hissettiriyorsunuz, size yardım etmelerine izin vermiyorsunuz, onlar size bunu yapsa nasıl hissedersiniz bunu düşünün. Yardım etmek istediğiniz bir insanın elinin tersiyle sizi iterse ne hissedeceğinizi. Bundan çok zevk almazsınız değil mi? Kimse almaz. Kimse böyle kötü hissetmek istemez. Canınız yandığı için onların da canını yakmayın. Bu sefer korktuğunuz insanlardan farkınız kalmaz.

Size kötüyü anımsatan şeylerle aranıza mesafe koyun. Çünkü ne kadar kötü anıya maruz kalırsanız beyniniz o kadar negatif düşünmeye başlar. Size acı vermiş ama hâlâ konuştuğunuz bir insan mı var? Affettiğinize kendinizi inandırdığınız ama asla sakin ve huzurlu bir şekilde konuşamadığınız bir insan? Uzak durun. Ailenizde ölmüş birinin, ölümü sizi yıkmış birinin bir eşyası mı yanınızda? Size destek olup onun anısıyla gülümsetmekten çok size acı veriyorsa kaldırın. Kaldırın, ne zaman içiniz özlemle onu isterse o zaman çıkartın o eşyayı.

Kendinizi düşünmeyi ön plana alın. Bunun kulağa bencil gelmesi için hiçbir sebep yok. Bu hayatı yaşayan sadece sizsiniz. Bu hayatta yapayalnızsınız, isteseniz de istemeseniz de. Ne kadar kendinizi göz ardı ederseniz bu hislerin gelmesine, korktuğunuz insanların size yaklaşmasına o kadar izin verirsiniz. Ne kadar değerli olduğunuzu unutmayın bir kere. Hayatınızın ne kadar değerli olduğunu unutmayın. Bazı insanları tüm kalbinizi vererek sevin, onlar için her şeyi yapın. Kendim adına konuşmalıyım ki aile üyelerim dışında gözüm kapalı her şeyi yapacağım sadece iki kişi var hayatımda. Yıllar içinde kalbinizi ne kadar az insana açarsanız o kadar az acı çekeceğinizi öğrendim. Bir insana güvenmenin iki haftalık, bir yıllık bir olay olmadığını öğrendim çünkü. Kimin sizin zayıflıklarınızı kullanacağını bilemezsiniz. Bu sebeple, durun. Silkelenin. Kendinizin ne kadar değerli olduğunu anlayın.

Paniklediğimde benim nefesim kesilir. Sanki göğsüme yüzlerce iğne girer çıkar, acıdan kımıldayamam. Öyle acır canım. Pek ne yapacağımı bilmediğimden genelde agresifleşirim bunun sonucunda. Bu anları geçirmek için bana yararı olabilecek birkaç yöntem buldum. Birincisi White Noise dedikleri sesler. Nedir bu White Noise? Sakinleştirici etkisi olduğu düşünülen, uyumaya ve anksiyete ataklarına yardımcı düşük desibelli sesler. Oldukça sıradan şeyler aslında. Orman hayatının sesi, dalga sesleri, yağmur sesi… sonsuz olasılık var bu beyaz ses denen şey için. Ne zaman sakinleşmeye ihtiyaç duysam bunlara başvuruyorum. Bir uygulama keşfettim, ismi Tide. Bu sakinleştirici beyaz seslerin olduğu bir uygulama. Ücretsiz, gerçekten enfes bir uygulama. Her telefonun kaldıracağına inanıyorum, pek büyük yer de kaplamıyor zaten. Tide üzerinden seçtiğim bir beyaz ses versiyonunu dinleyerek -genellikle orman ya da yağmur oluyor- ve yanına Spotify’da en sevdiğim liste olan Piano in the Background müziklerini açarak sert bir zemine uzanıyorum. Asla paniklemiş bir haldeyken kitap okuyamayacağımdan size bunu önermiyorum ancak siz rahatlayabiliyorsanız elinize bir de kitap almanızı öneririm. Ben sadece bu müzik ve sesler ile birlikte uzanıyorum. nefes alma teknikleri ile vücuduma yeteri kadar oksijen gittiğinden emin oluyorum ve sihirli bir şekilde, sadece beş dakika sonra titremem ile göğsümdeki sancı geçmiş oluyor. Daha sonra kendimi zorla kaldırıyorum ve buz gibi suyun altına giriyorum. fırsatım yoksa da yüzümü yıkıyorum. Kendime gelmemi gerçekten sağlıyor bu üç adım. Ve sadece üç adımda, kötü bir şeylerin olmasını engelliyorum.

Peki ya geçmiyorsa? Bu durum uzun sürüyor olabilir, stresi üzerinden atamadan aylarca kaldığımı bile biliyorum. O zamanlarda da bana pozitif hisler verecek şeylere yöneliyorum. Kitap okumak, müzik dinlemek, doğa fotoğraflarına bakmak, yemek yapmak, planlama yapmak. Kısacası, zihnimi meşgul etmek. Size de aynısını öneriyorum. Biliyorum, bazen kendinizi dökeceğiniz bir şeylere ihtiyacınız oluyor. Belki bir omuza, belki bir defter kaleme. Bunun için de çok hoş bir uygulama buldum zamanında. İsmi Questions Diary. Her gün size bir soru soruyor ve cevaplıyorsunuz. Soruları oldukça güzel ve dolu. Bazılarına sayfalarca yazabilirsiniz bile. En güzel kısmı da cevaplarınızı güvende tutabiliyorsunuz. Basit bir şifre sistemi var. Yani her şeyiniz size özel kalıyor.
Eğer buna ulaşamazsanız aynı mantığı kendinize alacağınız ufak bir defterde kurabilirsiniz. Kendinize her gün bir soru sorun. İçinizden geldiği kadar yazın. Yazın ki o düşünceler zihninizde kalıp size acı vermesin. Elle tutulur bir şeyin şekline bürünsün. sonra ne yapın biliyor musunuz? O defteri denize atın. Atın ve batmasını izleyin. 2015’den beri yazdığım defterim 2 ay önce bitti. Arkadaşım ile otururken defteri çıkarttım ve denize attım. Tüm o karamsarlığı, o düşünceleri, o hisleri. Hepsini bir defter yaptım ve ağırlığını attım gitti.

İnsanlar sık sık kendilerini küçümsüyor. Yapabileceklerini, sahip olduklarını. Asla mutlu olmayacaklarına, asla başaramayacaklarına inanıyorlar. Bunu sık sık bende yaşıyorum. Yine de bir yerden sonra durup etrafıma baktığımda ne olursa olsun hayatımın sadece ama sadece bana ait olduğunu hatırlatıyorum kendime. Sadece bana ait. Sadece benim. O sürekli söylenen söz vardır ya? İnanmak başarmanın yarısıdır diye. Ben buna inanmıyorum. İnanmak yaşamak için gerek duyduğumuz tek şey aslında. Neye inandığınızın önemi yok. İsterseniz tanrıya, isterseniz doğaya, isterseniz insanlara. İçinde inanç olduktan sonra hayatta kalmak kadar güzeli yok benim gözümde. Son olarak benim gibi hisseden, acısıyla zaman zaman baş edemeyen insanlara bir şey söylemek istiyorum.
Asla. Yalnız. Değilsiniz.
Bir gün bu acılar geçip gidecek.
Bir gün göğsünüzde acıyı hissetmeden derin bir nefes alacaksınız ve istediğiniz yerde olduğunuzu göreceksiniz.
Çünkü bu acıya rağmen hala nefes alıyorsanız zaten savaşıyorsunuz.
Ve sadece savaşarak istediğinizi elde edersiniz.

Asla unutmayın olur mu?

İlgilenebileceğiniz diğer yazılar:

2 yorum

  1. Bu bloga hakkındaki yorumları merak ettiğim bir kitabı araştırırken rastladım. Ve o günden bu yana bırakamadım, kapalı yaşadığını bi’ kaç yerde ifade etmişsin. Öyleyse bu yazını tüm kendi kabuğunda yaşayanlara ithaf etmelisin. Bizlere gelsin.. “Yıllar içinde kalbinizi ne kadar az insana açarsanız o kadar az acı çekeceğinizi öğrendim.” Demişsin. Doğru demişsin, kalp bazen savaşman gereken şeyin ya kendisi oluveriyor dostum, sevmemek için insanları, onların seni sevmeyeceği kadar sevmemek için savaşman gereken şey bazen ta kendisi oluyor insanın. Güzel cümlelerin kalbime kondu güzel insan, teşekkürler.

    1. Çok sık bir şekilde bazen insanların kendilerine laf geçirmekte zorlandığını söylerim. İnanmak için çaba harcadıklarını. Bu yazı bizim gibi olan herkes için. Size dokunabildiysem ne mutlu bana.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir