Kan Bağı – Richelle Mead

Kanbağı
Orijinal Adı: Bloodlines
Yazar: Richelle Mead
Yayınevi: Artemis Yayınları
Sayfa Sayısı: 478
Çeviri: Yeliz Üslü
Puan: 4,5

Arka Kapak;
Sydney’in kanı özel çünkü o bir simyacı. Büyüyle uğraşarak insanların dünyasıyla vampirlerinkinin arasında köprü görevi gören, vampirlerin sırlarını ve insanların hayatlarını koruyan bir grubun üyesi. Ancak Sydney’in vampirlerle son birlikteliği, simyacılar tarafından pek de iyi karşılanmamıştı ve şimdi yeni görevi düşünülürse genç kızın geleceği tehlikedeydi.

Değerlendirme;
Merhaba! Bugün çok sevdiğim bir serinin yan serisini size tanıtacağım. Vampir Akademisi okuduğum ilk vampir romanlarından olmakla beraber yıllardır hala favorilerimde sayabileceğim bir seri. Bugün Kanbağı serisinin ilk kitabı Kanbağı’nın yorumuna gelmiş bulunuyorsunuz canlar. Çok uzatmayayım, hemen başlayalım.

Öncelikle her zamanki gibi kapaktan konuşmak istiyorum. Bu kapağa ne demeli hiçbir fikrim yok desem bana inanır mısınız? Yani ne düşünmeli, ne demeli bilemiyorum. Ilk düşündüğüm şey yüzlerinin olması. Elbette bu yüzlerle hayal gücü adına bir şeyim kalmadı ve karakterler kafamda bu oldu. Adrian’dan şikayetçi değilim hayal edeceğim türden biri ama Sydney? Ama kapak fotoğraflarının böyle çirkin olması? Beni çok üzdü. VA’nın da kapakları benim için hoş olmasa da kurguyu fazlasıyla sevdiğimden kapağı görmemiştim pek. Yine de ne bileyim, bu seriye daha güzel kapaklar gerekiyordu. Çok orijinal bir seri bir kere, hem seviliyor da. Orijinalleri de kötü, kesinlikle daha güzel bir şeyler yapılmalıydı… Yine de kapaktan sadece yarım puan eksilttim, kitabın totalinde olan şeyler beni daha çok alakadar etti çünkü.

Aklınıza şu soru gelebilir. Bu seriyi okumak için VA’yı okumam gerekir mi? Bence evet. Çünkü karaterlerinizin çoğunu VA’da tanımış olacaksınız. Ha okumamış olarak başlasanız çok mu şey kaybedersiniz… belki? En azından karakterlerin geçmişini bilmediğinizden davranışlarını kendinizce yorumlarsınız falan. Ama önerim bu seriye başlamadan kesinlikle Vampir Akademisi serisini bitirmeniz. Ana karakterimiz VA’dan tanıştığımız biri. Sydney. Kendisi bir simyacı, onu strigoi cesetlerini yok ederken iş üstünde görmüştük. Dahası, Rose’a en çok yardım edenlerden birisiydi. Kaçmasına yardım edip onu kurtarmıştı. Elbette bu alandan sonra ona ne olduğunu bilmiyorduk ve kitabımızda uyanmasından itibaren Sydney’in cezalandırılma psikolojisi ile karşılaşıyoruz. Simyacıların kimler olduklarından kısaca bahsedeyim. Yanaklarında altından bir zambak dövmesi bulunan bu insanlar, vampirlerle insanların dünyasındaki dengeyi sağlıyor. Bunun onurlu bir görev olduğunu düşünebilirsiniz, ama o dövme yapıldığı an başkalarının kölesi haline geliyorsunuz ve hayatınızın kontrolü elinizden geçmiş oluyor. Beyin yıkayan dini anlayışları ve tehlikeli görevlerde hayatları düşünmemeleri de bunun cabası. Dampirlere ve Moroilere yaklaşmış, onlara sempati beslemiş olan Simyacılar rehabilitasyon isimli bir yere gönderiliyorlar ve bu katı kurallar DNA’sına işlemiş olan Sydney bu korku ile gecenin bir yarısı kaldırılıyor. Dampirlere yardımından dolayı hala insanların -simyacıların yani- dikkatini çekmiş olan Sydney sürekli olarak gideceği korkusunu taşıdı kitap boyunca. Ona haksızlık edemem, gerçekten korkulacak bir yer olduğu izlenimine siz de kapılıyorsunuz. Bu uyandırılmanın sebebinin yeni bir görev olduğu anlaşılınca ikinci bir şansı tahtın prensesi olan Jill Mastrano’yu korumak olarak bulan Sydney aslında kardeşini korumak ve kendi hayatını geri kazanmak için bu göreve gitmeyi kabul ediyor. Vampirlerin iğrenç yaratıklar olduğunu duyarak büyüyen biri için onlarla zaman geçirmesi fikri eskisi kadar göz korkutan bir şey olmasa da Sydney endişelerini malesef saklayamıyor.

Bu kitabımızın baş kısmı. Açık olmam gerekiyor, kitabın başlarında çok sıkıldım. Çünkü VA’danSydney’i hiç ama hiç sevmezdim ve çekici gelecek bir şey olmadığını düşünmeye başlamıştım ilk yüz sayfada. Ama sonrası… harika bir şekilde açıldı. Yatılı okula başlayan ekip -bir Dampir (Eddie), bir Moroi (Adrian), prensesimiz (Jill) ve düşmanımız (her zaman düşmanımız, en başından itibaren hissediyorsunuz, Keith)- anlamsız derecede harika bir dinamik oluşturuyor. Normalliğin yanı sıra Sydney’i büyüye zorlayan bir tarih öğretmeni, boğazı kesilerek ve kanlarının yarısı alınarak öldürülen genç kızlar, Jill’in saldırıda başına gelenler ve sonuçları -ki bu kısım doğrudan Adrian’ı bağlıyor- her şey birleştiğinde bunalmaya vaktiniz kalmıyor kitapta. Bazı şeyleri çözmeye başlasanız bile sizi içine çekiyor ve hiçbir şeyi bildiğinizi düşünmemeye başlıyorsunuz. Burada karakterlerin -her birinin, hatta yan karakterlerin bile- dinamiği o kadar yüksekti ki boş ya da düz birine rastlayamıyordunuz. Çeşitlilik fazla, ama hüküm mükemmeldi. Ama en sevdiğim şey ise kitap boyunca Sydney’in geçirdiği değişim oldu. Sürekli olarak büyüme tarzı ve gördüklerinin bir çakışması vardı. Bazı insanlara çok boğucu gelebilir ama zihninizi dolduran ideolojilere karşı gelmeniz imkânsız ötesi ve bu gerçekçilik çok yerindeydi. Her şeyi kabullenmeyen bir karakter olması güçlüydü. Bir çok kitapta “Aaa, vampirler, yaşasın her şeyi kabulleniyorum zorda kalınca benden beslenin.” tipleri vardır fakat Sydney onlara taş çıkarıyor. Kitabın karakterlerini öyle özlemişim ki baş kısımdaki durağanlık umrumda bile olmadı, aynı gün kitabı bitirip ikincisinin yarısına geldim. Çok güzeldi, gerçekten çok güzeldi. Bu kısım spoiler sayılır ondan kurguya biraz ineceğim, sadece biraz fikriniz olsun diye, okumak istemeyen paragrafı tamamen atlasın.

Kitabın dümdüz bir şekilde prensesi korumalıyız kafasıyla ilerlemediğini söylemek isterim size. Öncelikle kitapta iki düşman var. Biri simyacı dövmeleri ile insanlara uyuşturucu sayılabilecek dövmeler yapan düşman kurgusu. Burada bir simyacının ihanet ettiği, onlara bunu sağladığını görüyoruz. Ilk kitapta sonlandığı düşünülen -net konuşmuyorum çünkü emin olamıyorsunuz bittiğine- sorun. Bu durum bende her kitapta asıl sorun ile uğraşılacak bir ayrıntı daha olduğu izlenimi verdi açıkçası. Diğeri ise tamamen kendi çıkarımım. Insan vampir avcılarından bahsediliyor kitapta. Nasıl diyeceksiniz, inanın bende bilmiyorum. Tek bildiğim onların güneş ile alakalı bir şeyleri olduğu. Başta kitapta sadece ihtiyar bir Moroi’nin sözleri olsa da varsayım yapacak kadar ipucu bırakıyor yazar elinizde. Bu ne demek biliyorsunuz, kendi fikirlerinizi edinip seriye daha çok bağlanıyorsunuz. Okurken bir süre sonra acaba güneş neydi diyerek bırakamadan hızla ilerledim. Ciddi anlamda merak etmeye başladım, özellikle Sydney’in büyü ile bir şey yapıp yapmayacağını. Böyle karmaşık olaylar silsilesi de oldu anlayacağınız kurgu da.

Son olarak diline değineyim biraz. Richelle Mead’in sevmediğim -üslup olarak sevmediğim- tek yanı devam kitaplarında önceki kitapları sıfırdan size hatırlatmak için çok uzun süre harcaması. Buna gerek olmadığını düşünüyorum, açık olmam gerekirse. Kitaplar şuan elimde ve arka arkaya okuduğum için mi bana öyle geliyor bilemiyorum ama bu kadar ayrıntıya gerek olmadığına inanıyorum. Hani daha kısa şekilde birçok şeyi anlatıp kurguya dönebilirdi. Onun dışında hayatta tutan canlı bir dili var yazarımızın. Kurguları da güzel ve orijinal, bu yüzden hiç sıkılacağınıza inanmıyorum okurken. Elbette bu fantastik okumayı sevenlere söylediğim bir şey.

Severek okuduğum, seriyi hemen okumak istediğim bir başlangıç kitabıydı umuyorum devamı da böyle olur.
Okuyun, okutturun! Sizleri seviyorum!

 

İlgilenebileceğiniz diğer yazılar:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir