Fantastik Kitaplar Neden Edebi Eser Değildir?

Bugünün konusu tamamen fantastik kitaplar. Benim de aşık olduğum, okumaktan asla sıkılmadığım ve muhtemelen asla sıkılmayacağım harika bir edebiyat türü.

EVET. Fantastik kitaplar da edebi eserlerdir. İşte bugün tam olarak bunlardan bahsedeceğim diyebilirim size. Hayatım boyunca insanlar okuduğum kitaplara bakarak yüzlerini ekşitti ve bana bir şey katmayacak (sen nereden biliyorsan yüce insan?) boş sayfalar yerine edebi eserler okuyarak kendimi geliştirmemi, dünyaya bakışımı değiştirmeyi, olgunlaşmamı söyleyip durdular. Bu durum ile o kadar sık karşılaşmaya başladım ki belli bir zamana kadar tüm yorumlara, iğnelemelere gülüp geçerek cevap verdim. Bana okuma alışkanlığı aşılamış olan insanlar bile neden bu kitaplarla vakit kaybetmeye başladığımı sormaya başladıklarında ise beni bu yazıyı yazmaya iten süreç başlamış oldu. Hadi öncelikle kısa bir giriş yapıp fantastik kitap nedir buna değineyim.

Hayatımızda yakın gelecekte görme olasılığımızın olmadığı türlü yaratıkları konu alan eserlere bizler totalde bir isim takıyoruz ve “Fantastik” diyoruz. Bu yaratıkları görmeyişimizin sadece yakın geleceğimiz için geçerli olduğunu düşünüyor olmamı bir yana atarsak, (eğer neden yakın gelecek diyorsanız da size burada söyleyeyim; her gün genetik haritalarda biraz daha ilerleyerek insanın en küçük detayına erişmeye başlıyoruz. Bir gün bu ilerleme son bulacak, en azından bilimsel olarak. Bu ilerleme durduğunda o kadar geniş bir bilgi kapasitesine sahip olacağız ki belki de sadece bir sürüngen hücresinden ejderha klonlayacak kadar büyük bir kabiliyete kavuşacak bilim insanları. En fazla bundan elli, belki yüz yıl sonra belki de gerçekten sadece kan ile beslenen -çünkü kuraklık ve küresel ısınma fazla ilerlemiş olacak- bir çocuk nesli yetişecek ve o efsanevi vampirler doğacak. Belki de küresel ısınma öyle kötü bir hale gelmiş olacak ki uzayda koloniler halinde yaşamaya başlamış insanlarımız kast sistemlerine ayrılacak ve bu şekilde yaşamaya başlayacak. Bunlar size şimdilik ütopik mi geliyor? Ben de varsayımlardan bahsediyordum zaten.) her hikâyenin, her efsanenin ve her insanüstü varlığın çok uzak geçmişe dayalı bir düşünce yapısına sahip olduğunu unutuyoruz. Ejderhaların eskiden paganlarda, dinlerden önceki hatta dinlerden sonraki toplumlarda figür olarak kullanılmasının sebebi ejderhalar hakkında bir kanıta sahip olmaları değil bunu herkes biliyor. Onları figür olarak kullanıyorlardı çünkü kulaktan kulağa ilerleyen öyküler insanlara bu inancı aşılıyordu. Yaratıldığımız ya da evrildiğimiz -her görüşe saygıyla- zamandan bu yana bir şeylere inanma ihtiyacı ile yanıp tutuşan “insan” yapısı belki de bizim okuduğumuz hikâyelere hakaret etmeye iten insanların zayıflığını körüklüyordur. Bunu kimse bilmeye vakıf değil, henüz zihinsel erişim güçlerine ne ben, ne de bunu okuyan insanlar sahip değil.

Günümüzde edebi eserler, klasikler arasında sayılan bir çok fantastik roman olduğunu o kadar unutmuş haldeler ki birazcık kitap bilgisi olan insanlar ile karşı karşıya geldiğinizde size üzülmemize sebep oluyorsunuz. Evet, elbette üzülüyorum. Çünkü klasikleri okuyup kendimizi geliştirmemizi söyleyen insanlar klasiklerin o dönümin düşünce yapısına cevap olarak, belki siyasi, belki sosyal, belki tamamen bölücü amaçlarla yazılmış olduğunun farkında olmadan bize laf etme hakkını kendinde buluyor. On beşinci yüzyılda bulunan toplum yapısı ile yirmi birinci yüz yılın toplum yapısının ne kadar farklı olduğunun bilincine varmaları gerektiklerini unutmaları da bu komik tavırlarının cabası. Buhar makinası yeni bulunmuşken, gerçek; kanlı canlı, binlerce hatta yüz binlerce insanın öldüğü savaşlar yapılırken, ülkeler dünya üzerinden silinirken, yeni ülkeler kurulurken bu dünyada yazılmış yazının, bu dünyada yazılmış bir eserin; evrenin nasıl oluştuğuna cevap arayan insanların olduğu, meteorların dünyaya çarpmadan uzay boşluğunda imha edildiği, sadece bilgi alma amacıyla insanların sonunu hayal bile edemediğimiz uzyaa gönderildiği bir dünyanın eserinin aynı olması sizce ne kadar mümkün? Kurtuluş Savaşı sırasında sadece insanları ayaklanıp, ülkelerini kurtarmaları için yazılmış şiirler, Perseus’un kötü yaratık Medusa’nın kafasını kesmesini anlatan hikâyeler, Kral Arthur’un krallığını korumak için yaptıklarını anlatan cesaret öyküleri… Bunlarının her birinin dönemindeki tüm sosyo-kültürel yapıya göre şekillenmiş olduklarını göremiyor mu bu fantastik okuyucusuna hakaret etme hakkına -her nasıl oluyorsa- sahip olan insanlar? Hadi siz çok iyi tarih biliyorsunuz, ben yanılıyorum. O zaman bir de size şöyle anlatmayı deneyeyim. Belki iki akıllı insan gibi bir yol bulur, köprüyü tamamen ön yargılarla parçalamadan tamir etmenin bir yolunu yaratırız.

Dil, hangi ülkede ve hangi milliyete sahip bir dil olursa olsun her gün gelişen, kendini eviren bir olgudur. Tanzimat dönemi hikâyelerini okurken zorlandığınız kadar hanginiz Yaşar Kemal’in dilini anlamakta zorluk çekiyorsunuz? Hangini Flannery O’Connor’un Hristiyanlığa bir yılan gibi sarılmış dili ile J.K. Rowling’in bağımsız dilini sanki aynı dilmiş gibi karşılaştırabilirsiniz?

Eğer ben karşılaştırırım, çünkü ikisi de İngilizce ya da ikisi de Türkçe diyorsanız üzgünüm, bu yazının devamını okumanızın hiçbir anlamı yok. Zaten anlatmak istediklerimi anlamamaya özen göstererek buraya kadar gelmişsiniz.

Tıpkı dil gibi, insan zihinleri de daha ççok gördükçe, daha özgürleştikçe daha farklı şeyler bulmanın bir yolunu aramaya başlıyor. Zihin kusursuz bir varlık. Bir varlık, bir olgu değil çünkü zihin her insanda bulunan ancak sadece bazı insanlarda pasif kalan bir şey. Zihin bir anahtar, önünüze gelen her kilitli kapıyı şekilden şekile girip o kapıya uyum sağladıktan sonra açacak çok güçlü bir anahtar. Ve biz insanlar, gelişmeyi bu kadar reddettikçe bu durum sadece fantastik kitap ya da klasik kitap sorunsalı ile kalmayacak. Gelecek ve geçmiş çatışması bu kabullenmeyen zihinleri ele geçirecek. Belki kabullenmeyenlerin bazıları ters evrilecek, dünyadaki kötülükleri yaratacak. Bunun en basit örnekleri bile şimdi burada. Gözlerimizin önünde. Terör, cinayetler, öfke… Bunların her biri gelişmeyi reddederek tersine evrilmiş zihinlerin yarattığı sorunlar.

Ve bütün bu dediklerim, aslında beni ana konuma bağlıyor. Çünkü ne kadar çok klasik okursanız okuyun, eğer zihniniz gelişmeyi reddediyorsa ortada bir savaş alanı yok demektir. Bundan sanırım bir hafta önce bir sosyal ağda ufacık bir yazı paylaştım. Aynısını alıntı yapıyorum, sözlerimi bununla sonlandıracağım.

“Sırf fantastik kitap okuyup onların etkisinde kaldığımdan işitmediğim laf kalmadı cidden. Çok özür dilerim ya; bu iğrenç, hastalıklı, duygusuz, soğuk, yalanlar üzerine kurulmuş, insana değer verenlerin ezildiği, masumların öldüğü bir dünyada akıl sağlığımı kaybetmek yerine bir uyumsuz olup, melez olup, cadı olup, melek olup, mutant olup, ruhsuz olup, hayalet olup, gümüş olup, kızıl olup mars’ta matkaplarla helyum 3 çıkartmayı gerçekliğe yeğlerim. övünülecek, gülümsenecek, yaşanacak bir dünya yaratın da bana bunlarla gelin.”

Aynen yazdığım şeyleri alıntıladım size biriciklerim.
Bana gerçekten sevilecek bir dünya verin ve onun hakkında sonsuz betimlemeler olan satırlar yazayım.
Bana inanılacak bir dünya verin ve ben onu korumak için gezegenler kadar büyük kalbimi açayım.

Bana sevilecek insanlar verin, gerekirse her atomumu onlara katıp onlara iyi davranayım. Ama bu işte asıl “fantastik” sayılacak kadar güzel bu dünyayı yaratın ben son saniyeme kadar klasikler okuyayım.

Diyeceklerim sanırım bu kadar, hissettiklerim bu kadar. Ne olursa olsun bazı insanlar değişmeyecek, asla değişmezler biliyorum. Ama en azından bunu okuyan tüm güzel, zihinlerini geliştirerek her şeye karşı saygı duyan insanlar adına konuşuyorum. Fantastik okuyun. Asla bırakmayın. Onları sevin, inanın, yaşayın. Ne yaparsanız yapın, her kitabın bir başka insanın hayal dünyası olduğunu unutmayın. Buna saygı duyuyorsanız gerçek bir okuyucu olursunuz zaten.

Sizi seviyorum. Sağlıcakla kalın.

İlgilenebileceğiniz diğer yazılar:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir