Son Dilek – Andrzej Sapkowski

Son Dilek
Orijinal Adı: Ostatnie Życzenie
Yazar: Andrzej Sapkowski
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 400
Çevirmen: Regaip Minareci
Puan: 5

Arka Kapak;
Rivyalı Geralt bir Witcher’dır. Henüz küçük bir çocukken seçilmiş, eğitilmiş, büyülerle donatılmış ve mutasyon geçirmiş bir canavar avcısı. Acımasız, tekinsiz, karanlık ve canavarlarla dolu bir dünyada yaşar.
Onun dünyasında peri masalları hiç de saf değildir. Pamuk Prenses bir haydut çetesinin başındadır. Güzel ve Çirkin’deki roller çok farklıdır. Üç dilek hakkı sunan cinlerle karşılaşmak bile istemezsiniz.
Masumların savunucusu Geralt, kızları canavara dönüşmüş ensest krallarla, intikam hırsıyla yanan cinlerle, âşık vampirlerle ve daha nicesiyle karşılaşıyor. Hepsi çok tehlikeli ve hiçbiri göründüğü gibi değil.

Değerlendirme;
Selam! Ben geldim, hem de harika ötesi bir kitap ile. Öncelikle çeviri konusunda kitabı beğenmeyen insanlara belirtmeliyim ki bu yorum pek objektif olacağım bir yorum değil. Ne orijinal lehçeye ne de Almanca’ya hakimim bu sebepten dolayı çevirinin iyi ya da kötü olup olmadığına asla göz atamıyorum ve ne derece anlamadığım bir dil hakkında çeviriye yorum yapmalıyım emin değilim. Kitabın en başında editörümüze ait bir yazı var. Bizlere güzel güzel bu kitabın nasıl çevrildiğini, çeviride geçen emekleri, kitabın olaylara göre basılma sırasını konu alan bu yazıyı okurken zaten kendinizi o güzel dünyaya hazırlıyorsunuz. Böyle bir yazı görmek bana değerli hissettirdi nedendir bilinmez, sanki bilmediğimiz o emek sahipleri bize ulaşmış  da karşımızda bize durumu anlatıyor gibi. Çevirinin neden Almanca’dan yapıldığı da bu yazı içerisinde açıklanmış durumda. Özellikle kitabın çevirisi hakkında İhsan Tatari’nin incelemesinin içinde harika bir yazısı var, buraya tıklayın da bir de oraya göz atın bence. Hani merak edenler -şahsen ben duyduğumda merak etmiştim neden Almanca’dan çevrildiğini- o yazı ile sorularının cevabını alacaktır. Ama anlayacağınız ulaşamadığım bir dil çevirisi hakkında o iş için “çeviri iyi, çeviri kötü” hiçbir şekilde yorum yapmayacağım. Yine de fikrimi sorarsanız akıcı bir şekilde okudum, ne bir gariplik ne de bir sorun vardı benim açımdan.

Az çok sosyal ağlarımı takip ediyorsanız çok ama çok ağır bir Witcher fanatiği olduğumu bilirsiniz. Bu dünyaya ait her şeyi kusursuz buluyorum. Kötü adamlarından tutun da Geralt’ımızın atına kadar.
Sadece o kadar seviyorum ki.
İnanın neden bilmiyorum. Anlamsız, anlatılmaz bir sevgi. Atsan atılmaz, satsan satılmaz. Uzatıyorum, uzatıyorum. Hadi yoruma geçelim.

Klasiktir ben ve benim kitap kapağı yorumu ile başlayan yazılarım. Nitekim bu kitap ile biraz değişecek bu durum, hani bazı kitaplar vardır ya, okursunuz ve size öyle iyi gelir ki gözünüz kapağını bile görmez. Aynen öyle bir kitaptı Son Dilek bana. Öyle bitti ki, öyle geçti ki inanın kapağı inceleyip yargılayacak vaktim bile olmadı. Gördüğüm saniye aldım, aynı gün okumaya başladım, yanılmıyorsam aynı hafta bitirdim ve zaten kitabın yirminci sayfasından sonra Witcher kolyemi takıp son ses oyun müzikleri ile evimin içinde “Ben Ciri olacağım, hrrrrr!” kafası ile gezmeye başlamıştım. Oyundan karelerin konulmuş olmasını pek sevdiğimi söyleyemem yalan olmasın. Yine de okurken ara ara kapağa baktıkça Geralt’ı görmek iyi geldi bir yerden sonra. Bu tasarımın orijinali yurt dışında Orbit tarafından basılmış, eh seri uyumlu gittiği için de güzel olmuş diyerek okumaya devam etmekten başka bir şey demek mantıklı gelmiyor nitekim.

Peki, nedir bu Witcher -Türkçe olarak Efsunger-, nedir bu Son Dilek?
Buna çok ama çok uzun bir cevap gerekiyor. Aslında Witcher dünyasına özel seri tamamlandığında devasa bir post hazırlayacağım ama o zamana kadar aklınızda bir şeyler kalsın diye sizlere kısa bir özet geçeyim. Kitap ilk defa 1993 yılında basılmış. Yani Witcher serisi bir oyun kitabı değil. Üç büyük oyun da, film ve dizi de kitaptan adaptasyon edilmiş vaziyette. Bu konuda anlaşmalıyız. İnsanların oyun kitabı olarak görmesi Witcher kalbimi çok kırıyor. Kitabımızın yer aldığı zaman diliminden tam bin beş yüz yıl önce boyutumuza açılan bir perde -perde demek uygun olur sanırım- sebebiyle tüm kötü yaratıklar -guller, vampirler arkadaşlarımız vb.- bizim boyutumuza hapsoluyor. Bu olayın tam adı Conjunction of the Spheres. Anlayacağınız kitap boyu misafirimiz olan her türlü varlık bu olaydan sonra ortalıkta elini kolunu sallayarak gezmeye başlamış. Witcher arkadaşlarımız ise çocukken alınıp özel eğitimlerden geçen çocuklarımız sadece fiziksel sınavlardan değil aynı zamanda kimyasal sınavlardan, diğer ismiyle mutasyonlardan geçerek yetiştiriliyorlar. Sonucumuz ise kan ile efsaneler yazan bir üstün ırk oluyor. Efsunger, Witcher, canavar avcısı. Serimizin ana karakteri Rivyalı Geralt ise kurt okulundan bir Witcher. Birkaç tane daha okul var, Griffin, Kedi, Ayı, Engerek ve Mantikor. Her biri Witcher yetiştiren okullar. Ancak çoğu sadece oyunlarda birkaç kere karşımıza çıkıyor. Genellikle kurtlar ile uğraşıyoruz diyebilirim bu konuda. Geralt çok güçlü olduğundan daha zor mutasyonlardan geçirilmiş bir genç adam olmuş ve saçlarını bu mutasyonlar sonucu ağartmış. Witcher arkadaşlarımız hakkında bilmemiz gereken üç önemli şey var. İlki, gümüş kılıçlar canavarlar için, çelik kılıç insanlar için. İkincisi, Witcher para karşılığı canavar öldürür ve acıma duygularından “yoksundur.” Son olarak, işlerinde öyle iyiler ki dünyanın bozuk dengesi yerine oturmaya başlıyor.
Ancak bu durum Witcher dostlarımız için hiç ama hiç iyi değil.

Son Dilek geçmiş ve günümüz olarak ilerliyor. Bir bölüm geçmişten anılar geliyorken, diğer bölüm Geralt’ın anlık yaşadığı diyaloglara şahit oluyoruz. Kendisi cevapların peşinde. Geçmişinin cevaplarının, dünyanın normalleşmesinin ve canavarların azalmasının yarattığı cevapların. Ah, bir de kalbinin sahibinin, Vengerbergli Yennefer’in. Witcher’lar hayatları boyunca insanlar tarafından alçak görülmüş karakterler. Alçak görülmüş ancak ihtiyaç duyulduğunda korkuyla bile olsa kapılarına gidilmiş karakterler. İnsanların klasik zalimliğinin birebir örnekleri her biri aslında. Anlamadıkları şeyi aşağılayanlara karşı kendilerini duygulardan arındırarak yaşamayı seçen kişiler. Geçmiş kısmına her gidişimizde ise Geralt’ın bir anısı ile karşılaşıyoruz. Dandelion -kendisini oyundan sonra burada görmek öyle huzur vermişti ki anlatamam, oynayanlar demek istediğimi anlayacaktır mutlaka-, asla çenesi kapanmayan ukala şair. Dost. Yennefer, yazarın deyimlerine göre basmakalıp bir karakter olmayan güçlü dişi. Rahibelerimiz, ürkütücü canavarlarımız, iblislerimiz… Bir de başları ciddi dertte olan elflerimiz. Her biri kitabın iskeletini oluşturan sebep sonuç ilişkisinin birer kemiği. Neden Witcher’lar zor durumda, çünkü geçmişte bunlar oldu. Neden Geralt geçmişine dönemiyor, çünkü zihni bunlarla dolu. Bunun gibi sayısız sebep sonuç cümlesi.
Sanırım kurguyu böyle kusursuz yapan şey de bu.
Aklınızdaki soruların cevabı size sorunun içinde verilmiş oluyor ama siz bunu ardından gelen hikâyeyi okumadan fark etmiyorsunuz. Uzak uzak görünseler bile ana karakterimizin varlığı ve düşünceleri bütün bu anılar topluluğunu günümüze bağlıyor. Hikayeler arasından en sevdiğim prensesin hikayesi oldu, aralarından en vahşi ve dövüş sahnesi barındıran bu olduğundan zevkle okudum. Tabii kalanı boş muydu elbette hayır, Pamuk Prenses tam bir ruh hastasıydı ve elfler kanımı kuruttu.
Her saniyesi, her satırı, her kelimesi zevk verdi inanın. İlk saniyeden sizi içine çekecek, sizi kendine hayran bırakacak. İddia ediyorum. Çok seçici olan en yakın arkadaşım bile benim gibi kurudu kaldı. Artık sizi okumaya ikna edebildiğimi umuyorum.

Unutmadan bir de yazarımızın üslubuna kısacık dokunacağım, kısacık olacak çünkü sadece eşsiz demek dışında bir şansım yok pek. Mükusursuzel. Hani bu durumda ne denir emin değilim. Son sayfasına kadar okutan, içinize kurt düşüren, süslü ve dolu bir üslup.

Siz hala burada mısınız? Çok teşekkür ederim! Umarım kitabı okurken benim kadar -ki bence pek sağlıklı değil bu takıntı- zevk alırsınız!
Sizleri seviyorum. İyi okumalar!

İlgilenebileceğiniz diğer yazılar:

Bir Cevap Yazın